Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

?Büyük Kentler İnsanı Özgür Kılar!..? ve ?Kentleşme ile Karikatür Arasındaki Çizgi?

tarih: 
05/26/2009
poster: 
35.birlk.jpg

“Büyük Kentler İnsanı Özgür Kılar!..” - Tan Oral ve “Kentleşme ile Karikatür Arasındaki Çizgi” - Semih Poroy

Tarih : 26 Mayıs 2009

Saat : 14:30

Yer : Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 35. konuşmacıları, “ Büyük Kentler İnsanı Özgür Kılar!..” temalı konuşmasıyla, Tan Oral ve “Kentleşme ile Karikatür Arasındaki Çizgi” yi sorgulayan Semih Poroy olmuşlardır.

Konuşmalar 26 Mayıs 2009 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu’unda gerçekleşmiştir.

Dokuzuncu yılına giren Yunus Aran Konferansları, Bilimsel Danışma Kurulunun önerileri doğrultusunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin mimarlık-şehircilik kuram, pratik ve eğitimine, birikimlerine katkıda bulunmak ve uluslararası üne sahip kimi mimarları ulusal mimarlık ailesi ile tanıştırmak amacı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü 1999 mezunu Mimar Yunus Aran’ın (1976-2000) anısını yaşatmak için, O'nun tutku ile bağlı olduğu mesleğinde yapılacak akademik ve kamusal etkinliklerin, O'nu anmanın en anlamlı yöntemlerden biri olduğunu paylaşan ailesi ve arkadaşları tarafından düzenleniyor.

Konuşmacılar hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/tan-oral-semih-poroy adresini ziyaret edebilirsiniz.


Konuşma Özeti

Mimar Yunus Aran anısına 35. kez gerçekleştirilecek olan  bu birliktelikte, kent olgusu ve kentleşme üzerine üretilen düşünceler, 2 değerli karikatürist, Tan Oral ve Semih Poroy tarafından yorumlanacaktır. Konuşmacılar, uzun yıllar çizgilerinden ödün vermeden sürdürdükleri karikatür serüvenlerindeki deneyim ve izlenimlerini, üretimlerinin ardındaki yoğun emeği, kent ve kentleşme özelinde izleyicilerle paylaşacaktır. Konuşmaların ardından, Tan Oral ve Semih Poroy’un, kendi çizgilerinden derlenen sergi izlenebilir.

 

"Büyük Şehirler İnsanları Özgür Kılar"

Tan Oral

Efendim hepiniz hoş geldiniz. Konuşmamın çok iddiali bir ismi var. Orada okudum biraz evvel,  ürktüm. ‘Büyük Şehirler İnsanları Özgür Kılar’, yaşlayanları, diye bir iddia... Sevgili dostum, Ruşen Dora aynı şekilde başlığı okuyunca dehşete düşmüş ve dayanamamış, bu başlığa ve muhtemel konuşmama eleştirel anlamda da çok güzel bir şey çizmiş. Bana verdi. Galiba dostlar da dağıtıyor.

Benzer bir konuşmayı, yıllar önce belki burada, hatırlamıyorum, yapmıştım. Semih Poroy’la biraz evvel konuşurken, o da bir hazırlık yapmış. O konuşmanın bir de basılı bir şeyi vardı, ‘onunla bir gösteri yaparsan iyi olur’ dedi. Şöyle bir şey... Genellikle buradan okumayı düşünüyordum. Ama okumayacağım.

Mimarlık ve kent sorunu ne zaman konuşmalarda gündeme gelse, hep bir yakınma vardır. İnsanlar, kendimde dahil, oturduğum, içine girdiğim hiçbir binadan yeterince mutlu olamadığım gibi, yaşadığım kentlerden de ben ve çevremdeki bütün insanlar, bitmez tükenmez bir şekilde yakınmışlardır ve yakınmaya da devam etmişlerdir. Bu yakınmanın temel nedeni, kentlerin durmadan değişiyor olması... Bir türlü bir yerde karar kılamayan bir varlık, içinde yaşadığımız kent... Ve bu yakınmaların altında sanki şöyle bir şey var; şu kentler değişmese, daha doğrusu şu kentler benim istediğim gibi bir biçime gelse ve ondan sonra benim yaşadığım sürece artık asla hiç değişmeden sürüp gitse... Söylenmeyen ama özlenen alt-söylem sanki bu gibi geliyor bana... Tabi bu imkânsız bir şey. Çünkü insanların yakındıkları fiziksel değişiklikler kentlerdeki... Oysa kent dendiği zaman akla binalar, yollar değil, insanlar gelmeli diye düşünürüm hep... O zaman ister istemez şunu görüyorum, insanlar da durmadan değişiyor. Birileri geliyor, birileri gidiyor. Şartlar değişiyor. Yeni insanların ihtiyaçları değişiyor. Bu ihtiyaçların cevapları değişiyor. Bütün bunların karşısında, kentin değişmemesi mümkün değil. O zaman yakınmadan bir kentte yaşamayı, acaba nasıl başarabiliriz? Biraz bunları konuşmak istiyorum.

İnsanların durmadan değiştiğinden söz ettim. Hatta yine dostum Ahmet Turhan Altuner’in bir tezi vardı. Tezi çok kısa, özetle şu; diyor ki kentliler için ‘Hemen hemen şu anda bavulunuzu toplayın, ve kenti terk edin. Yeterince kullandınız. Bırakın da biraz başkaları gelsin kullansın.’ Çünkü kentler çok değerli. Kentler birikmiş emeğin, emeğin biriktiği, zenginliğin biriktiği, insanlar için son derece çekici imkânları barındıran mekânlar. Bu yüzden büyük kentler hep göç alıyor. Göç aldıkça zenginliği değeri gitgide artıyor. Arttıkça daha çok göç alıyor. Göç aldıkça daha çok zenginleşiyor. Ve böyle yukarıya doğru tırmanan bir spiral oluşuyor. Ancak şehirler kalabalıklaştıkça sorunlar büyümeye başlıyor. Yollar yetmemeye, binalar yetmemeye, alt yapı yetmemeye, şikayetler gittikçe artmaya... Arttıkça çözümler zorlaşıyor. Bu da tersine aşağıya doğru inen bir spiral oluşturuyor. İşte bu şartlarda yaşanıyor.

Ama şunu zannediyorum düşüncemizin bir yerine koymak gerekiyor. Büyük kentler, büyük kentleri bir yüzük taşı gibi kusursuz bir şekilde algılamamak lâzım. Çünkü büyük kentler, bütün kentler aslında, bir organik yapıdadır. Bir organizma olarak düşünmek lâzım. Yani doğarlar, gelişirler, hastalanırlar, hatta ölürler. Hatta yeniden doğabilirler. Dolayısıyla yaşamın vazgeçilmez değişme süreci, kentler için de var. Ancak bu değişme sürecinde bu kentte yaşayan insanların da mutlu olmak gibi çok temel bir hakları var, ve talepleri var. Dolayısıyla, bütün bu eleştirileri ve yorumları yaparken, bence gözden kaçırmamamız gereken bir kentli olarak bu şartlarda mutlu olmanın yollarını aramaktan ve bulmaktan asla vazgeçmemek.

Bunun çok bilinen formülünü belki hatırlatmakta yarar var. Mutlu olmanın yolu, bütün bu değişime, bir anlamda katkıda bulunmak. İçinde olmak,   etkili olmak. Kısacası çorbada tuzu olmak. Eğer bunu başarırsa, mutlu olma şansı çok artıyor. Zaten bu çok özet söylediğim şeyi, ünlü Rio Sözleşmesi’nin son cümlesiydi. O da kentler konusunda birlikte düşünelim.

Birlikte düşünmenin yolu, bir kentli için ya da kentte yaşayan insanlar için bir tek yol vardır; birbirini tanıması...  Birbirini tanıması çok önemli. Zaten büyük kentlerin tadı da oradadır. Ama  şöyle; bu tanışıklığı sağlamak için büyük kentler meydanlarla, kaldırımlarla, parklarla, restoranlarla, kafelerle doludur. Bütün bunlar insanların birbirlerini görmesi, birbirlerine kulak misafiri olması için çok gerekli... Yıllar önce İstanbul’un zor zamanlarının yaşandığı dönemlerde, o kadar umutsuzdu ki insanlar; ‘Beyoğlu mahvoldu. Artık Beyoğlu’nda doğru dürüst yürümek mümkün değil.’ Çok doğruydu, haklıydı insanlar. Sinemalar kapanmıştı, tiyatrolar kapanmıştı, restoranlar yoktu, kafelere yoktu. Zaten unutmuş olacaksınız ama ben hatırlatayım; Türkiye’de, yemek, içki ve kahve asla bir arada mümkün değildir. Kahve için kahveye gitmeniz lâzım, yemek için lokantaya, içki için de meyhaneye gitmek zorundaydınız. Oysa büyük şehirlerin, kafe-bar-restoran anlayışı büyük kentte olmanın kaçınılmazlıklarından. Bu istanbul’da olmanın, ve büyük kentlerde olmanın çok çok sonra geldi. Bugün herhangi bir kafeye gidip, içkinizi ve yemeğinizi aynı anda alabilirsiniz. Bu şu demek, sizin gibi davranan başka insanları da göz ucuyla süzebilir, kulak misafiri olabilirsiniz.

Şimdi, büyük kentler için yapılan, bizi de yakınmaya götüren eleştirilerin temelinde hep bunlar vardır. Kaldırımlar yoktur, parklar yoktur, yeşil alan yoktur. Kafeler yoktur. Yokoğlu yok, hiçbir şey yok. Şimdi ama biz o sıkıntılı zamanların, kentin sıkıntılı zamanlarının, yakınma dolu psikolojisini bugünlere kadar getirip, yarınlara kadar da götürmeye aday gibi gözüküyoruz. Oysa biraz evvel ana amacın mutluluk olduğunu söyledim. Bunu gözden kaçırmamıza neden olabiliyor, bu tutum.

Bir konuşmacıya olumlu şeyler söylemek yakışmaz. Mutlaka eleştirel , şikâyet ve dinleyicilerin sözcüsü olarak davranmak zorundadır. Ben kendimi öyle hissetmiyorum. Çünkü istanbul’un çok uzun bir dönemini içinde yaşayarak, tanık olarak izledim. Olumlu ve olumsuz değilşikliklerini gördüm. Bunların temel nedeni hakkında bir iki şey söylemek gerekirse; benim annemin yaşadığı İstanbul, ki Osmanlı’nın son zamanları hep bahsedilen; ‘Ah nerede o eski İstanbul...’ sözlerinin karşılığı olan İstanbul orada gerçekten. Bugün fotograflardan izleyebiliyorum. Ama en azından kimliği olan, işleyişi olan bir kent. Ama daha sonra, biraz evvel konuşmamın başında söylediğim gibi, bu birikmiş lezzet, zenginlik, imkân, tabi ki göç çekiyor.

Ama bu araya Stefanos Yerasimos’tan küçük bir alıntı vereyim. Diyor ki, o yılların İstanbul’u işte nüfusu beş yüz bin filan... Böye bir kentin, Kapalı Çarşı gibi büyük bir alış-veriş merkezine nasıl ihityacı olabilir? Olabilir, çünkü İstanbul’un sürekli olarak kendi çevresinden, diğer kentlerden, diğer ülkelerden sürekli insanların geldiği, sürekli alış-veriş yapıp gittiği bir kent... O yüzden... Hâlâ da öyle... Çünkü İstanbul’u belirleyen coğrafyası... En sıkıntılı zamnalarda eleştirileri dinlerken hep ben şu lafı ederdim. Öyle bir coğrafya varki, önünde sonunda kendisini burada yaşayanlara kabul ettirir.

Kafe-bar’dan ve Beyoğlu’ndan bahsederken, şu amaçla sözünü ettim. O sıkıntılı ve ölmüş günlerin yaşandığı zamanlarda, Mübeccel Kıray, Prof. Mübeccel Kıray, onunla bir röportaj yapmıştık, şöyle bir lâf etti. Dedi ki; ‘İnsanlar zenginleşince, cepleri para görmeye başlayınca, akşam yemeklerini dışarda yemeğe başlarlar. Akşam yemeklerini dışarda yemeğe başlayınca da, kent birden bire modernleşir, düzelir ve hayat dolu hâle gelir. O yüzden o eleştirilere hiç yüz vermeyin, yakında göreceksiniz, İstanbul eski neş’esine kavuşacaktır.’

Kimse inanmadı röportajdaki bu cümlelere ama o günkü Beyoğlu ile, Beyoğlu demiyelim, kent hayatı ile bugünü karşılaştırdığımız zaman ben Mübeccel Kıray’ın ne kadar uzak görüşlü ve iyi bir sosyolog olduğunu anlayabiliyorum.

Pekâlâ, bir iki küçük şeyi daha, gözlemimi daha söyleyeyim. Hatırlayacaksınız, büyük kentin en öenmli sorunu gecekondu sorunu idi. Bugün gecekondu sorunu yok, gökdelen sorunu var. Ülkenin en önemli sorunu sanayileşmekti. Bugün sanayileşmek sorunu değil, çevre ve korumacılık sorun halini aldı. Otopark sorunu vardı. Bugün yeşil alan sorunları var. Şimdi konuyu, biraz otarafa, biraz bu tarafa giderek anlatıyorum ama, ne yapayım kent de böyle bir şey...

Kentte bizleri yakınmaya götüren sorunların temel nedeni, biraz dikkatle baktığım zaman hep şunu gördüm. Benden sonra gelenler kabahatli... Benden evvel geleler de beni kabahatli görüyorlardı. Benden sonra gelenler de, bir süre sonra kendilerinden sonra gelenleri... ‘Yahu şehir yaşanmaz hale geldi. İpini kopartan buraya geliyor.’ demeye başladı. Bunda doğruluk payları var. Çünkü gelenler, kır kökenli insanlardı, uzun zaman önce... Bunlar geldikleri kentte hiç de hoş karşılanmadılar. Ne hoş geldin diyen oldu. Ne onlara bu kent nasıl kullanılır diye yardım eden oldu. Zaten kentte doğru bir iletişim ve bildirişimle de karşılaşmadılar. Zaten pek de kente sokmak da istemediler. Zaten bilirsiniz, Beyoğlu’nda üstü başı partal insanların gezmesi mümkün değildir. Yasaktı. Sokulmazlardi, -imiş yani ben bilmiyorum....

Ama o insanlar doğal olarak kentin varoşlarına, kendilerine gecekondular yaptılar. Ve bir anlamda da kenti yaşanmaz hale getirdiler. Ama aradan zaman geçti. Kente gelen bu kır kökenli insanlar, kendi anlaşıylarını da getirdiler. Bir kentli için taş, beton sırakdan doğal şeylerdir. Ama yeşil, yeşil alan çok özlenen bir şeydi. Yine bir kentli için, işte bahçe içinde villalar çok değerlidir. Ama bir gökdelenin tepesinde oturmak, o kadar da özlenen bir şey deği. Ama kırdan gelen bir insan için yeşil alan, hiçbir değeri yok. Zaten geldiği yer, ibadullah yeşil, toprak bol... Alçak bahçe içinde ev, zaten ondan çıkıp da gelmiş kente... 18. 20. katta oturmak çok daha çekici... Zaten kerpiçten, döküntü yerlerden ilallah demiş, tabi ki betonu çekicek... O yüzden getirdikleri dünya görüşüyle, her ellerinde mala... Zaten mala her şeyi çözen bir alet, şehirde yıllardan beri... Her çatlağı hemen, her düzelmesi gereken yeri, çimento ve malayla düzeltirler... Ve yakınmaların temel nedeni buydu, kentler betonlaşıyor kentler yeşil alandan yoksun...

Temiz hava bir kır kökenli insan için çok doğal bir şey. Kentli için özlenen bir şeydi. Ama gel zaman, git zaman, siz isteseniz de istemeseniz de, ben istesem de istemesem de, bu varoşların insanları kentlileşmeye başladılar. İstanbul onları İstanbullulaştırdı, o kadar ki pat diye belediyelerin başına geldiler. Herkes dehşete düştü. ‘Ne yapacağız? Eyvah, artık yemek yiyemeyecek miyiz? İçki içemeyecek miyiz?’ korkular içinde... Ama kişiler kentlerin yönetiminde, bütün şaşkınlıklara rağmen görev yapmaya başladılar, ve o güne kadar kentlinin ihtiyaçlarının ötesinde çözümlere yönelmeye başladılar.

Bu bence bir anlamda hayırlı oldu. En azından daha rahat bir trafik için çaba gösterildi. Daha temiz pak.. En azından çok basit çözümler bulundu. Temizliğii ihale ettiler birilerine. Her tarafta araçlar dolaşıyor. Ben yıllar önce, Avrupaya gittiğimde, bir kentin temizliği hakkında şöyle bir yargıya varmıştım. Demek ki iklimler farklı oluyor. Bazı iklimlerde toz olmuyor. Benim yaşadığım iklimlerde de toz oluyor, çamur oluyor diye, bunu doğal karşılamıştım. Halbu ki çok basit, yol kenarlarını, kaldırım kenarlarını temizleyen bir araç kentte dolaşırsa, toz bitiyor. Gayet basit. Aynı şeyi yıllar sonra Eskişehir’de de yaşamıştım. Eskişehir’de ders vermeye gittiğimde, kışın asfaltların üzeri çamur kaplıydı. Yazın da toz. Bir parmak tozdu... E bugün büyüteçle arasanız, toz bulamazsınız. Böyle bir kent var orada... Demek ki oluyor.

Bütün bu olumlu yaklaşımlardan şunu... Olumsuzlara geçmeden önce bir kez daha hatırlatayım. Güzel bir kent, lütfen mutlu olmak, betonları çıkartmak konusunda ihmalkâr olmayınız. Ama tehlikeler de var. Şimdi onları söylemek istiyorum. Ondan sonra sözü fazla uzatmayacağım.

Bugünkü Belediye Başkanı’nın, seçimlerden önce bir televizyon programını izledim, ve dehşete düştüm. Çünkü damcağız hizmet aşkıyla doluydu. Hizmet aşkıyla dolu insandan ben hep ürkerim. Çünkü aşk, rızayla olduğu zaman çok değerli. Rızayla olmayan aşk, tecavüzden başka bir şey değildir, ne yazık ki... Şimdi o programı izlerken, kendimi çok kötü hissettim.  Hizmet aşkıyla dolu bir başkan, zaten ilk geldiği zaman da böyle bir hizmet aşkı vardı. Ama onu kırmak için herkes çok uğraştı. Bir miktar başarı kazanıldı. Mesela Haliç’in adı madem ki Altın Boynuz; madem ki, ben de bir belediye başkanı ve mimarım, o zaman Altın Boynuz’un üzerine boynuz şeklinde bir köprü yapabilrim. Şimdi tüylerimin diken diken olması için yeter bir şey. Ama o kadar çok tepki oluştu ki, bu unutuldu gitti.

Şimdi benim ikinci seçim öncesinden dinlediklerimizi... Diyor ki, ilk yaklaşımı çok haklı gibi, ‘kente...’ diyor ‘...meydanlar lâzım.’ %100 haklı, ben de öyle düşünüyorum. ‘Meydanların açılması lâzım.’ diyor. ‘Ben’ diyor, ‘şunu yapacağım; bütün yolları yer altına indireceğim, ve üstlerini meydan yapacağım.’ Şimdi böyle bir lâf edilebilir. Fakat biraz sonra konu başka bir yere geliyor. Söz yine başkana geldiği zaman, yoları yer altnına indirip üstünü meydan yapacağını, yeşillik yapacağını, çocukların koşup onayacağını söylüyor. Biraz sonra başka bir konu konuşuluyor. Yine yolları aşağıya indirip... Birden takıntı halinde olduğunu, ve İstanbul’un yollarını yer altına indirip, üstüne park meydan yapmak gibi bir hizmet aşkıyla ‘tecavüze’ hazırlandığını fark ettim. Kendimi nasıl koruyacağımı bilemiyorum. Siz de lütfen düşünün.

İlk ağızda hoş gibi geliyor. Oysa meydan elde etmek için yolu aşağıya indirdiğiniz zaman, bir meydan kadar, giriş ve çıkışlar da yer kaybediyorsunuz. Kaybettiğiniz bir yana, o yolun iki tarafındaki insanların birbirlerine gidip gelmelerini engellemiş oluyorsunuz. Korkunç bir şeydir. Bunun en tipik örneği, lütfen Ankara’yı bu gözle bir düşünün.

Ankara çok sevdiğim, ve çok hoş bir kentti. Şu anda Mickey Fare’nin gravyer peyniri gibi... Her tarafı delik deşik, insanlar ne tarafa gideceğini bilemiyor. Bunun nedeni, biraz sonra geleceğim. Nedeni şöyle. Görevli kişilerin kafasında, kent sorunu dendiği zaman bir tek şey var; ‘hız’... Eğer hızlandırırsam her şeyi, her şey çözülür. Oysa hemen lâfı uzatmadan söyleyeyim, bunun tam tersidir. Kentte hayat yavaşlatıldığı zaman, kent yaşanır hâle gelir. Çevresini hızlandırın. Fır dönsün insanlar... Zaten bize okulda bunu öğretmişlerdi. Ne çabuk unuttuk. Kent planları, şehircilik derslerinde biz bunu öğrendik. Oysa bugün yapılan şehiriçi trafiğini hızandırmaktır. Her hızlandırdığınız yolun ucunda, yepyeni bir sorunla karşılaşacaksınız. Her yer altıa gömdüğünüz yolun çıkışında başka bir sorun. Bunun çözümü yok. Sonu da Ankarya’ya döner, ve mahvolabilir. Düzeltilmesi de çok çok zor.

Burada benim kişisel fantazim devreye giriyor. ‘Nasıl empoze ederim, nasıl anlatırım?’ı bilemiyorum. Ama kafamdaki çözüm, kent hayatının yavaşlatmamız konusunda, arabayla yayaynın barışması, benim bildiğim. Hiç kimse arabadan vazgeçemiyor, hiçbirimiz.... Ama yaya dolaşmayı da seviyoruz. Oysa hepimizin ikişer kişiliği var. Yürürken başka bir kişilikteyiz. Direksiyondayken başka bir kişilikteyiz. Ve hangi kişilikte olursak olalım diğeri bizim için hep düşman. ‘Vay bilmem ne! Doğru dürüst yürümesini bilmiyor.’ Bu lâf direksiyondayken. Yerdeyken de; ‘Adama bak ya, ezecek beni, üstüme geliyor.’ Ben çok kibarcasını söylüyorum tabi...

Şimdi bir kavram olarak, oto-yaya barışı sağlandığı zaman, iş çözülüyor. Kanıtlarını söylemek istiyorum. Taksim Meydan’ı çok eleştirilen bir meydan belki... Fakat gözünüzden kaçan bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Orada araba ve yaya barışı var.  Bakın bir nokta söyleyeceğim size, Beyoğlu’nun İstiklâl Caddesi’nin Taksim’e çıktığı nokta... Buradan bir de Sıraselviler’e yol gidiyor. Bu Sıraselviler daracık bir yoldur, hem gidiş hem geliş trafiği vardır. Hem ucunda hastaneler vardır. Hem acil serviser vardır. Hem o arter aşağı doğru iner, gider. Şehrin Tarihi Yarımada’ya gitme yoludur. Beyoğul, İstanbul’un, Türkiye’nin, beki de dünyanın en kalabalık caddelerinden... İnsanlar akın akın akarlar. Söylediğim yerde ne yaya geçidi vardır, ne polis vardır, ne ışık vardır. Ve orada bugüne kadar hiçbir sorun yaşanmadı. Çünkü orada insanlar ve arabadakiler, birbirlerine dikkat etmek zorundalar, ve yavaş davranıyorlar. Bu kadar basit... Hiçbir sorun yaşanmıyor. Şimdi bu anlayış, yani araba ve yaya barışı bir kavram olarak hayata geçmeye başladığı zaman, şehir yavaşlayacaktır. Yavaşladığı zaman, herkes rahatça istediği yere gidebilecektir. Çevre ise; çevre yolları, metrolar, metrobüsler, bütün bunlar lütfen hızlı olsun. Ama özel arabaları şehir içinde hızlandıracak bütün çarelere karşı direnmezseniz, sonra bir gün gelir, yine burada konuşma yaparım.

Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Biraz bu söylediklerimi düşündüğüm sıralarda çizip yayınladığım karikatürlerden de bir demet göstermek istiyorum. Zannediyorum fazla zamanınızı almayacaktır. Ondan sonra, Semih’in konuşmasından da sonra, belki soru-cevap sırasında yine açıklamaya çalışırım.

Resim 1: Evet bu kente ilk gelenlerin, derhâl... Bakın iki şey, bu yıllar öncesinden söylüyorum, bugün hâlâ da devam ediyor, binaların sıvanması ve çevrelerinin düzenlenmesi hep eksiktir. Çünkü dört duvar yapıp içine girildiği anda, para da bitmiş oluyor zaten. Hiçbir zaman para sıvaya göre ve çevrenin düzenlenmesine göre ayarlanmamıştır.

Resim 2: Bir başka örnek.

Resim 3: Şimdi bu gördüğünüz formdaki binalar, artık hepsi öndeki gibi kaplandılar ve kent haline geldiler. Yakında Kadıköy’ü böyle göreceksiniz hiç şaşırmayın. İlk binayı çıktı...

Resim 4 : Bu İzmir... Şimdi bir fark var İzmir’de bu çukur çanak içinde yuvalı binaların ortasından bir tane de Shereton, Hilton pardon, Hilton çıktı. Ama gerisi aynen böyle...

Resim 5 : Bu Beyoğlu’nun eski hâli... Bakın gidiş-geliş trafik var, tramvay var ve insanlar var. Bu da şimdiki hâli, sadece tramvay var.

Resim 6 : Bu da bir Beyoğlu, ama böyle olmasını istemem doğrusu...

Resim 7: Tepebaşı yıkımı sırasında çizmiştim bunu... Savaş ve Barış’ta hiç değişmeyen, birisi yıkıyor, birisi yapıyor. Bu böyle bir mimarlık oyunu...

Resim 8: Evet bakın bu bir abartma değil. Bu cümle aynen söylendi. Istanbul’da bir deprem tatbikatı yapıldı. Bu işin başındaki kişi çıktı dedi ki, çok başarılı oldu, hiç kimseyi kaybetmedik.

Resim 9: Evet şehirleri bir yüzük taşı gibi farkedenlerin, bir kelime var. Orayı unuttum demin; ‘çarpık kentleşme’... Şimdi bu kentin neresi çarpık. Çarpık kentleşme lâfı yayıldıkça, birileri çıkıyor ‘bu kenti düzeltmek lâzım’ diye... Ve kalkıyor, düzeltmeye kalkıyor. Defalarca yaşandı. Kentleri düzeltmeye kalkmamak lâzım. Çünkü normal olarak organik yapılar çarpıktır. Tabi ki çarpık olacak.

Resim 10: Evet bu Başkan’ın köprü projesi...

Resim 11: Evet bu da biliyorsunuz ki Burgu Kuleler. Yüksek bir şey yapmak için çırpınıyor adamcağız... İlle en yükseğini yapacak. Yani... Bunlar düşünülen binalar, yandan ve önden görünüşleri.

Resim 12: Tabi bu uygarlık binalarının kapılarının da gözümüz alıştı. Artık hiç yadırgamıyoruz. Böyle birileri var. ‘Hop hop nereye?’ diye insanı çeviriyor.

Resim 13: Bu biraz anlattığım konu, alttaki yazı da; ‘En hızlı büyüme inşaat sektöründe...’ Biri dün... Bunu ilk çizdiğim zaman üstteki kareye bugün, alttaki kareye yarın demiştim. Yıllar sonra bunu tekrar yayınladığımda, üsttekine dün, alttakine bugün dedim.

Resim 14: Bu fıkrayı bilirsiniz herhalde... Laz, Amerika’ya gittiği zaman belediyeye başvuruyor ve; ‘38 katlı bir inşaat yapmak istiyorum.’ diyor.  ‘Hay hay!’ diyorlar ve imzalayıp izin veriyorlar. Çıkıyor dışarıya fakat kala kalıyor. Tekrar içeri giriyor. ‘Bir de çekme kat yapabilir miyim?’ diyor. ‘Tabi, 39...’ deyip veriyorlar. Çıkıyor, yok tekrar giriyor içeri... ‘Bir de çekme kat yapabilir miyim?’ diyor. ‘Tabi, 40...’ diyorlar ve bu böyle devam edip gidiyor.

Resim 15: Evet, burada bayrak yerine gökdelen de koyabilirsiniz. Ne kadar anlam taşıyor değil mi daha yüksek yapmak...

Resim 16: Evet bu bir öneri tabi... Boğaz’ın üstü kapanırsa hem otopark problemi çözülür, köprü problemi biter...

Resim 17: Evet bu, bugüne kadar ki meydan anlayışı... Yıllardan beri meydanlara insanları sokmamak için neler yapılmadı! Bunları da yaşadık. Böyle kimsenin olmadığı...

Resim 18: Evet bu ilginç bir gözlem, 1923 yılında İstanbul şekilde görüldüğü gibi çok süslü bir kentti. Anadolu ise, dökülüyordu. 2003’te çizmiştim bunu. Bugün İstanbul’daki herhangi bir fotografla, Anadolu’nun herhangi bir kentindeki fotografı... Hangisinin, hangisine ait olduğunu gerçekten ayırt edemezsiniz.

Resim 19: Bunu Habitat sırasında çizmiştim. Bütün döşemeler değişiyor. Evet beton ve insan arasında ilginç bir şey var.

Resim 20: Bu tesadüfen ingilizce gelmiş. Ama biliyorsunuz kullanılan beton miktarı, ölçüsü saylıyor. O yüzden betonlaşmaktan yakınırken dikkatli davranmanız lâzım. Bir de betonu böyle kullanıyorlar biliyorsunuz. Sonra denize atıyorlar.

Resim 21: Önce İstanbul’a büyük şehirlere, oradan Avrupa’ya... Biliyorsunuz tarih kitaplarında öyle öğrettiler. Orta Asya’daki denizi kuruttuktan sonra Anadolu’ya geldiler, şimdi Tuz Gölü de kurudu. Buradan Avrupa’ya... Avrupa’nın vay geleceğine...

Resim 22: Toplumculuk ve moderncilik, doğrusu benim kuşağımın enerji kaynaklarıydı; ‘sosyalizm’ ve ‘modernizm’... Belli bir tarihte birden fark ettim ki; ikisi de ölmüştü... Bügün başka bir dünyada yaşıyoruz. Evet, tabi sonuç böyle oluyor.

Resim 23: Okumak istiyorum. Zorluk çekebilirsiniz belki... Diyor ki; ‘Efendim, şüphesiz siz çok büyüksünüz. İlim ve irfan sahibisizin. Akıllı, bilgili, tecrübelisiniz. Kalem ve mevki sahibisiniz. Önemlisiniz. Ama biz de kendi ihtiyaçlarımızın ne olduğunu iyi bilen biriyiz.’ Kentin ihtiyaçlarını, kentliden başkasına emanet etmemek lâzım. Bu seçilmiş belediye başkanı da olabiir, uzman teknik adam da olabilir. Her ikisine de güvenmiyorum.

Evet bunlar da son kare olarak geçmiş oluyor. Teşekkür ediyorum.

 

‘Kentleşme ile Karikatür Arasındaki Çizgi’

Semih Poroy

Önceki yıl “Varlık” dergisinin “Karikatür ve Edebiyat” konulu sayısına bir yazı vermiştim. O yazıda karikatürle romanı bazı yönleriyle birbirine benzettiğimi söylüyordum. Yazıyı okuyan arkadaşlar biraz yadırgamışlardı. Onlar, karikatüre daha yakın olan yazınsal türlerin “öykü” ve “şiir” olduğunu savunuyorlardı. Kocaman kocaman roman kitaplarının az çizgili ve bir tek kareden oluşan karikatüre nasıl benzeyebileceğini sorguladılar. Haksız değillerdi ama, o yazıda bunlara ben de değinmiştim zaten.

Her şeyi anlatıp söylemiş gibi duran, çevresi sıkı sıkıya örülmüş olanlardan çok, ucu açık karikatürleri severim. “Ucu açık” derken şunu söylemek istiyorum: Karikatür bir durumu yansıtır. Ucu açık karikatürde izleyici, bu durumun öncesini ve sonrasını da şimşek hızında aklından geçirmekte, belki de “gülünç” olana bu saliselik gezintiyle ulaşmaktadır. Yâni, iyi bir karikatür geriye dönüşlere ve ileri atlamalara açıktır. Bence, sağlıklı gülme de bu noktada oluşmaktadır. Roman da böyledir; geriye dönüşlere elverişlidir. Öyküde aslolan ise, o andır; her şey, öykünün başlangıcıyla bitişi arasındadır.

 

Buna benzer şeylere değiniyordum.

Sanırım o yazıda asıl söylemem gereken şeyi söylememiştim. Eğlenceli olmasına çalıştığım bir yazıyı, galiba ansiklopedik bilgiyle doldurmak istememiştim. Bir de, çok bilinen bir şey olduğu için, vurgulamayı gereksiz bulmuş olabilirim. O da şuydu: Roman da, karikatür de kent kökenlidir. İkisi de, ‘burjuvazi’ dediğimiz sınıfın sanatlarıdır. Romandan önceki yazı türü daha çok destansıdır; belirli ölçüleri olan şiirsel bir söyleyiş tarzıdır. Ve “troubadour” denilen gezgin şairlerin söylediği, müzik eşliğinde okunan kahramanlık öyküleridir. Roman ise, kahramanlık öykülerinden çok, sıradan insanların uzun hikâyeleri olmuştur. Tüm büyük romanların büyük karakterleri sıradan insan psikolojisi gösterirler. Evrensellikleri, büyüklükleri de buradadır. Ve genel anlamda hâlâ böyledir.

Roman olsun, karikatür olsun kentler oluşturan, buralarda biriken insanları anlatma biçimleridir. Yaşam, artık kentlerde yoğunlaşmakta ve sanatlara konu olmaktadır.

Ticaretin artmasıyla yükselen bir sınıf haline gelen burjuvazi, önceki egemen sınıfın, aristokrasinin, bazı alışkanlıklarını almaya başlar. Soylu sınıf atalarını ve kendisini anlatan troubadourları besliyor, ressamlara kendisinin, aile bireylerinin resimlerini yaptırıyordu. Burjuvazi de bunlara özenir. Aristokrasi, nasıl şatolarının duvarlarına boydan boya asılan halılara, savaşlardan döndükten sonra diktirdiği zafer sütunlarına bir tür çizgi-roman gibi, kahramanlıklarını anlatan desenler, kabartmalar yaptırmışsa, burjuvazi de kendi resimlerini yaptırmaya başlar. Bu, aynı zamanda bir sanat ortamı yaratır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kentleşme olmasaydı, burjuva sınıfı doğmasaydı, bugün hâlâ destanlar, masallar dinliyor olacaktık. Tarihsel diyalektiğin doğal sonucu olarak kentleşme ve kentsoyluluk oluştuğu için,  yeni yazınsal ve sanatsal türler ortaya çıkmıştır.

Gelişmelerini doğal yollarla sağlayamayan toplumlarda ise –biz buna kısaca, rönesans ve reform hareketlerini yapamayan toplumlar diyelim- kentleşme gecikir; toprağa bağlı feodal yapı sürer. Neden sonra köyden kente göç başlar. Kent kurmak değil, kente eklemlenmek süreci yürür.

Bunun toplumsal nedenleri burada belki konumuz değildir. Fakat şunu söylemek gerekir: Kente eklemlenmek için gelen her topluluk, geldiği yere kültürel bir katkı sağlamak  bir yana, tam tersi, kentten ne alırız diye gelmektedir. Birkaç yüz metre kare bir toprağı, geldiği yerdeki alışkanlıkla “çevirip” bir gecekondu kurduğunda, önceki gelenlerden edindiği bir tür genetik mirasla, orada birkaç yıl içinde üç-beş katlı, sonradan daha devasa bir apartmana dönüştüreceği bir malvarlığı edindiğini, neredeyse içgüdüsel olarak bilmektedir.

Yıllar içinde, Anadolu kentlerinde düzenlenen birçok şenliğe katıldım; sergiler açtım. Buralarda yapmayı en sevdiğim şey, beldenin eski mahallelerini gezmektir. Böylelikle; doğal, çevresiyle uyumlu, birbirlerine soluk alma fırsatı veren küçük bahçeli evlerden oluşan sevimli sokaklar göreceğimi bilirim. Beldenin, kişiliksiz ne kadar yerleşim yeri varsa son yirmi-otuz yılın mahalleleridir.

Çoğumuz biliriz; eskiden, şimdiki gibi internet üzerinden haberleşmenin olmadığı, postaların mektupla gönderildiği zamanlarda zarfların üzerinde pullar vardı. Bunların önemlice bir bölümü kent pullarıydı. Kentleri biraz da pullardan tanımış bir kuşağız biz. Bu resimlerden, sanırdık ki, hiçbir kent birbirine benzemez; tümünün kendine özgülüğü vardır. Ve gerçekten öyleydi. Şimdi gidip bakın, o kentlerin tümü birbirine benziyor, hepsi kişiliklerini yitirdiler.

Geçen yıl bir internet yazışma grubunda şöyle bir başlık okumuştum: “Bir Türk Sanatı Olarak Kıyı Doldurma.’ Bu başlık, bence çarpık kentleşme ve yerleşmenin belki de en çarpıcı sözel mizahıdır.

Bir anımı aktarmak isterim: Yirmi yıl önce bir Doğu Karadeniz yolculuğu... Gece... Otobüsteyiz... Dışarıda inanılmaz bir yağmur, fırtına... Denizin dalgaları zaman zaman otobüsün camına ulaşıyor. Yolun 50 m. kadarı gitmiş. Otobüsün ölgün iç ışıkları altında arkalardaki koltuklarda kaygılı seslerle konuşan iki teyzenin sözleri: “Hemşirem, ne olmuş bu yola böyle?” “Kardeş, burası eskiden deniz imiş, burayı yol yapmışlar; şimdi deniz eski yerini istiyor!”

Geçtiğimiz yıllarda çevirisi de yayımlanmış olan “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı kitabında Murray Bookchin şöyle diyor: “Etkinliğini, çabasını, yaratıcılığını ve gelişimini yadsıdığımızda doğaya, doğal dünyaya iftira etmiş oluyoruz...” Ve devam ediyor: “Aslında kendimiz için ve çevremizdeki tüm hayatlar için tehlikeliyiz. Toplumsal gelişimin ancak doğal gelişimin zararına gerçekleşebileceğini sandık.” Bu çeviriyi bir de kendim için şöyle tercüme ediyorum: “Doğaya karşı kibirliyiz. Fakat, ‘geliyorum’ diyen ve gelen her doğal felaketten sonra kibrimizi yitirip yılgınlığa düşüyoruz.”  Voltaire’in bir sözünü de buraya eklemeliyim: “İnsanın evrimi bitmiş değildir; evrimin bir parçası olmaktan çıkmış değildir.” Bu iki yaklaşımı birbirine katıp kendimce yeniden tercüme ettiğimde şu sonuca varıyorum: “Bir doğa var, bir de insan var diye bakılıyor. Hayır, yalnızca doğa var; insan onun içinde bir şey... İnsan kendini doğadan başka bir şey olarak gördüğü sürece hem doğa için hem insansoyu için tehlikeli olmaktadır.”

Yakın yıllarda, taşralı bir arkadaşım, “şehirliler gelip buralardan yer alıyorlar, ev alıyorlar, ev yaptırıyorlar,” türünden, yakınma yollu, biraz da küçümser bir edâyla bir söz söylemişti. Ben de ona, “taşralılar bütün kendi alışkanlıklarıyla büyük kentleri doldurup neredeyse yaşanmaz hâle getirdiklerinden, kentliler de köylere kaçmaya başladılar. Bu, kent için nasıl bir şeydir bilemem ama, köyler için iyi bir şey olabilir,” demiştim.

50’li yıllardan bu yana, karikatürün en sevdiği, işlediği konulardan biri “yabancılaşma”dır. Yabancılaşma, sayısız durum komiği sunar. Karikatürcü de, iğneleyerek bundan sonsuz yararlanır. Yıllar önce, arabesk müzik olgusu tartışılırdı. Orada en çok söylenen söz, “biz geçiş toplumuyuz, toplum oturdukça arabesk müzik de yerini kaliteli müziğe bırakacaktır,” olurdu. Bu nasıl saygılı bir toplumdur ki, sürekli ayakta duruyor; bir türlü yerine oturmuyor! Sanırım böyle olmadı. Arabesk müzik, diğer müzik türlerini de etkisi altına aldı; adı üstünde dallandı, budaklandı, geçiş ne kelime, oturdu kaldı. Ve karikatür... Toplumsal geçişleri taşlaması gerekirken bunun güzellemesini yapmaya başladı. Sanırım çarpık kentleşme çarpık karikatürleşmeyle atbaşı gidiyor.

Yine de haklarını teslim edelim: Bu güzellemeyi yapan karikatür dergileri çok satıyor. Pop-arabesk CD’leri çok satıyor. Depreme dayanıksız evler çok satıyor.

Hayırlı satışlar!

 

Soru-Cevap Bölümü:

Doğan Hasol: Öncelikle Tan’a ve Semih’e çok teşekkür etmek istiyorum. Yani bize mükemel bir sunuş yaptıklar... Gönül isterdi ki öğrenciler de bundan yarar çıkarabilselerdi. Ama bu sunuşu çeşitli şekilde yayınlayabiliriz. Yayınlaştırabiliriz diye düşünüyorum. İkincisi, dikkatimi çeken bir nokta... Zaten biliyordum ama, burada o apaçık ortaya çıktı. Bir karikatürün ardındaki düşünsel zenginlik. Biz böyle hemen yapılıvermiş, düşündüğümüz karikatürlerin, nasıl bir düşünsel bir derinliğin nasıl bir zenginlik olduğunu bugün yaptıkları konuşmalarda gördük. Ve bu bakımdan da mutluluk duyuyorum. Yeteneğin ötesinde, derin bir düşünsel zenginlik gerektiriyor, karikatür... Bunu ortya koydular.

Şimdi Tan, Mübeccel Kıray’ın bir sözünden bahsetti. İnsanlar para kazanıyorlar. Para kazandıkları zaman lokantaya gidiyorlar. İşte lokanta şehir yaşamını zenginleştiriyor. Aziz Nesin’in de buna benzer bir şeyi vardı, yıllar önce söylediği... Derdi ki; ‘İnsanlar para kazanırlar. İşte para kazandıktan sonra ev edinirler. Ev edindikten sonra sıra eşyaya gelir. Eşyalarını koyarlar.’ Tabi o eşyanın arasında bir de kitaplık olacaktır. Kitaplığa ne koyacaklar? İşte önce ansiklopedi, kocman kocaman ansiklopediler koyacaklar. Hatırlarsanız, bu sözlerin söylendiği yıllarda peşi peşine ansiklopediler çıkardı. Fasiküller çıkardı... Bugün de artık kitaba sıra gelmiştir diye düşünüyorum.

Bir de betonarme filizler, yine Tan’ın gösterdiği şeyde bunu yabancılar biraz bizden farklı yorumluyorlar. Onların şöyle bir yorumu var. Diyorlar ki, Türk toplumunun dinamizmini ortaya koyuyor. İşte binayı yapıyor, filizleri bırakıyor. Umudu var, önümüzdeki yıl, bir kat daha çıkacak. Ya aile genişlerse, işte kız evlenirse, oğlan evlenirse, bir kat daha çıkacak. Umudu var. O filizleri bırakıyor. İş onunla da bitmiyor. Sonra yine filiz bırakıyor. Bir sonraki sene bir daha çıkacak. Ben bunları eklemek istedim. Tekrar teşekkür ediyorum bu güzel sunuştan dolayı, değerli arkadaşlarımıza...

Dinleyici 1: Avrupa’nın hâli daha kötü olacak dedi ama, bu bizden giden göçten daha vahim bir durum gördüm ben. Bu Avrupa Birliği’nden dolayı işte bazı ülkelerin, Doğu Bloğu ülkelerinin sınırarının kalkmasıyla birlikte, çok daha farklı bir kültürle, oradaki kültürün kaynaşmaya... Kaynaşmaktalar. Ve durum hakikaten çok vahim ama, sebebi biz değiliz. Bizimkiler daha eski ve şey gitmişler. Yani bir kısmı öğrenmeye gitmiş filan... Ama  yine bizden yana enteresan bir durum var, buradaki bizim, esas Avrupa’daki sıkıntı bizim buradaki politik sorunlar, bölünmüşlükler, aynen Avrupa’daki Türkler arasında yaşanıyor. Ve onlar bir şekilde yansıyor. Onun yani politik şeyler daha fazla... Ama toplum yaşamına adapte olmak sağdan gelen, mesela Rusya’dan gelen daha sıkıntılı gibi.

Tan Oral: Çok sevdiğim bir Japon karikatürcü dostum var Loryo... Onun belki size kadar ulaşmış olabilir. Şöyle bir karikatürü vardı. Alt alta iki kare, üstünde bir Avrupa haritası var. Türkler ellerinde kılıçlarla Avrupa’ya ‘Allah Allah!’ diye saldırmışlar, her tarafından Avrupa’nın... İkinci karede, hepsi aynı kılıçla döner kesmekle meşguller.

Dinleyici 2: Ben bir şey sormak istiyorum burada olmayanlar, öğrenciler adına da konuşmak istiyorum. Dinlerken de not almıştım. Büyük kentlerden bahsettiniz, metropol kavramıdan bahsettiniz. Bizim de kafamızı karıştıran. İstanbul gerçek bir metropol belki ama, dünyada bir çok büyük kente de metropol yakıştırması yapılıyor. Siz İstanbul’un tanımını nasıl değerlendiriyorsunuz bu anlamda? Ve bahsettiğiniz yayayla trafiğin barışması durumunda, örneğin benim de aklıma gelen sizi dinlerken, dünyada kentler; arabalar için kentler var Amerika’da, yayalar için ketler var. Yaya trafiğinin olduğu, şehir içine araç trafiğinin sokulmadığı kentler var... İstanbul’da böyle bir ölçeksizlik durumu var. Belki onu yaşatan bu... Barışması gerekiyor dediniz. Bunun dışında çeşitli farklılıklarının da olduğunu düşünüyorum. İstanbul’u metropol olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Bir de onun dışında bir şey daha sormak istiyorum. Bu kapalı çarşının alış-veriş durumundan ve yoğunluğundan bahsetmiştiniz. Aslında bütün bunlar ve bunlara ek olarak Karaköy’deki liman... Limanın kaldırılması düşünülüyor. İşte tershane yapılarının kıyılardan kaldırılması, bütün bu kıyıların yeşil alan yapılması düşünülüyor. Bütün bu galiba kırsaldan gelenin de etkisiyle olan şeyler bunlar... Çünkü Beyoğlu halkının yeşille ve denizle buluşması isteniyor. Fakat bu sırada, kentin bütün yaşayan damarlarının biraz gittiğini düşünüyorum. Siz kıyılardaki bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle kıyıların ıssız, ve sadece pazar günleri gidilen, biraz da mangal alanı şekline dönüştürülmesi aslında belki birazcık da...

Bir de müze kent kavramına acaba nasıl değinirsiniz? İstanbul’un da böyle olamsı yönünde görüşler var. Teşekkür ederim.

Tan Oral: Demin ki konuşmada da söylemeye çalıştım. İstanbul’un bence en belirgin niteliği coğrafyası. Çünkü iki tane denizin bir ince noktada buluştuğu iki tane karanın da aynı noktada durduğu... Bir haç düşünün... Zaten belki biliyor olmalısınız; ‘Bütün yollar Roma’ya çıkar.’ sözü İstanbul için söylenmiştir. Yoksa ayrı bir Roma için değil. Doğu Roma’ya gerçekten bütün yollar çıkar. Metropol olmasının temel nedeni bence, bu coğrafi yapısı diye düşünüyorum. Bir de ne sormuştunuz?

Kıyılar için evet, dünkü kıyıların kullanımıyla bugünkünü kıyasladığınız zaman, bugünkü daha iyi geliyor bana... Yarınkini bilemem. Çünkü yani... Şöyle bir şey var, bence mangal yakılabilir. Çünkü bu kentte yaşayan insanlar kebap yemekten çok haz ediyorlar. Kaldı ki, kıyaslamak gerekirse Avrupa Amerika dendiği zaman, onların da en büyük özellikleri kırın üzerine mangal koyup, et kızartmak. Bütün filimlerden gördüğümüz bu... Ondan bir fark yok. Bence ordaki sorun mangalda et pişirilmesi değil. Bizden sonra gelenlerin kenti kullanmaya başlamalarına tahammül edemememiz. Çünkü bu kent bizim, onlar niye geldiler, iş... Çünkü onlar gelince trafik zorlaştı, alt-yapı zorlaştı her şey zorlaştı... Biz burada mutlu yaşıyorduk. O zaman bavulu alıp gitmemiz lâzım. Zaten onu yapıyorlar. Bir çok dünyadaki kentler boşalmaya başladı. Ve banliyölere, sayifiye yerlerine, köylere doğru gidiliyor. Çünkü köylerde artık yaşanır hâle geldi.

Soru olarak algılayamadım ama, yani evet bir müze kent... İstanbul öyle bir kent. Ve bu müzenin pek çok izlenmesi gereken objesi de, beline kadar toprağa gömülü duruyor, en azından... Belediye Başkanı, ‘Altın Boynuz Köprüsü’ yapmaya kalktığı zaman, bir yazı yazmıştım. Çok popüler olmak istediği anlaşılıyordu orada... ‘Öyle abuk sabuk şeyler yapmayın, popüler olmak istiyorsanız, İstanbul’un bütün çeşmelerini ayağı kaldırın. İstanbullular tarih boyunca sizi unutmazlar’ dedim. Ciddiye almışlar herhalde, bir tane çeşmeyi adam ettiler, gerçekten...

Dinleyici 3: Şimdi, kentin delik deşik olması konusundaki hassasiyetiniz hakikaten çok önemli diye düşünüyorum. Alt-geçitler olayı ve trafiğin alta alınması olayı... Bu sadece, sanıyorum politikacıların görüşü değil, biz profesyoneller de öyle yetiştiler biraz... Yani ben öğrenciliğimde Karaköy Meydanı’na, ne kadar damarlı çözüm yaparsak, o kadar iyi not aldık. Öyle bir dönem oldu. Şimdi onlar tabi kara mevkindeler... Dolayısıyla bu olay aldı başını gidiyor. Ankara çok kötü durumda, bu hastalık İstanbul’a da sirayet etmiş durumda galiba... Üstelik de planlamayla alâkası olmayan bir şey. Planamada veri olarak dahi verilmeyen sonradan duyulan kararlar...

Acaba siz sanatçılar, bence çok daha etkin. Acaba bunu daha protestel hâle getirilebilinir mi? Yani etrafında nasıl birleşilir ki, biraz olsun, İstanbul’un delik deşik olmasına engel olunabilir. Çünkü Ankara gerçekten, yani Çanakaya’nın otoyol olması kadar olağan bir durum olamaz. Öyle. Ve gittiğiniz yere de geç gidiyorsunuz, o alt-geçitlerde, üstten giderseniz daha erken gideceksiniz.  Böyle bir durum. Acaba herhangi bir, daha etkin organizsayona doğru gidilinebilir mi?

Doğan Hasol: Şimdi çok haklısınız o alt geçitler konusunda. Biraz önce Dolmabahçe’den geçtim ben, korkunç bir manzara... Olacak şey değil. Bir noktayı hatırladım. 1964-65 senesinde --- sekreter üyesiydim. Biz Haşim İşcan’ı dava etmiştik o zaman, Karaköy alt geçidinden ve Saraçhane alt geçidinden dolayı... Bunların yapılmamasını istiyorduk ki, onlar şu anda yapılanların yanında son derece masum kaldı. İdari dava açmıştık. Sonuçlanmadı ama ortaya konan tepki çok doğruydu. Aslında bugün çok daha fazla tepki doğması lâzım.

Dinleyici 4: Nadir öğrencilerden biri olarak, çok teşekkür ederim buraya geldiğiniz için... Bu gökdelen gecekondu meselesinde, eskiden problem olarak görünen yerler gecekondular olarak gözüküyordu. Ama problem, yönetim için problemdi, gecekondu sahipleri için değildi. Şimdi gökdelenler aldı diyorsunuz. Fakat gökdelenler tam tersi yönetim için, yani sermaye sahipleri için önemli bir yer haline geldi. Ve çok az bir kısım insan için, ya da diğer kentli insanlar için problem olmaya başladı. En azından şehri düşünen, İstanbul’u düşünen insanlar için problem oldu. Fakat güç olarak bu bir şey değil. Bir özne karıştırması oldu oradan. Tam aynı değil aslında, gecekonduyla gökdelen. Ve hani gecekondu bir şekilde bitirildi. Şu an öyle bir problem yok. Gökdelen problem olarak görülüyor. Fakat yönetimce de destekleniyor. Bunun bir sonu olmayacak gibi görünüyor. Galiba çizdiğiniz şeyler gibi olacak...