Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Bedreka

yıl: 
2007
Yazar: 
Alparslan Nas
derecesi: 
Mansiyon 1



Sâhi, cevap neydi?

 

İki aydır her gece aynı rüyayı görüyordu. Yine uyanıverdi daha gün doğmadan. Yatağından fırlar fırlamaz ellerinin titrediğini, kalbinin hızlı hızlı çarptığını hissetti, koştu ve masasının üzerindeki mumu yaktı. Aydınlık, onu biraz olsun rahatlatıyordu. Hemen sonra banyoya girip, yüzünü yıkadı, dönüp pencere kenarında duran sandalyesine oturdu, ve kulağında kimbilir kaçıncı defa aynı dua çınlamaya başladı.

 

... insan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor ...

 

Başını aniden masasından yana çevirdi, gözü Michel Foucault’nun kitabı Surveiller et Punir üzerinde duran lysergic acid diethylamide maddesine erişti, ve küp şeker büyüklüğündeki bu maddeden eline bir adet alıp, yaklaşık yirmi saniye boyunca onu seyretti. Yirmi saniyeyi birkaç saniye geçmişti ki odanın kapısı çalındı. Bu sesle irkilen El Bakunî, koşar adımlarla içki dolabına gitti ve oradan gelişigüzel bir viski kaptı. Masasıyla yatağı arasında duran, ısıtma görevini şimdiye kadar hiç gerçekleştirmemiş sobanın üzerindeki, dibinin küflendiğini bir buçuk ay önce farkettiği kadehinin içine viskiden döktü. Kapı hala çalınıyordu. El Bakunî viskisinden tam bir yudum alacaktı ki,  beyninin içinde o duanın yeniden çınladığını duydu. Duvarla tavanın birleştiği o sessiz çizgiye çevirdi gözlerini.

 

... o akıtılan meniden bir sperm değil miydi ...

 

Dışarıdaki adam her kimse, odanın kapısını yumruklamaya başladı. El Bakunî, bunu duyarak irkildi, viski kadehine lysergic acid diethylamide maddesini koymasına müteakiben, bir dikişte içkisini bitirdi. Kapıya vurulan yumrukların şiddeti giderek artıyordu. O ise buna aldırmadı, masasının üzerindeki kitapları birşey ararcasına teker teker karıştırmaya başladı. Başının ağırlaştığını hissediyor, gözlerinin önünden ne olduğunu bilmediği resimler geçiyordu. Kitapları karıştırmayı bıraktı ve gülümsedi. Duvarla tavanın birleştiği çizgiye baktı yeniden. O soğuk doğru parçasındaki sessizlik yerini Sergei Rachmaninoff ve Johannes Brahms’a bırakmıştı. Kafasının içinde yankılanan dua ise onu terketmemişti hâlâ.

 

... sonra bir embriyo oldu    derken Allah onu yarattı ve düzgün bir şekle soktu ...

 

Elleri titriyor, tüyleri diken diken oluyor ve bedenini müthiş bir soğukluk kaplıyordu. El Bakunî, dışarıdaki yabancının çığlıklar kopararak kapıya bedeninin var gücüyle yüklenmeye başladığını duydu. Yeniden masasından yana dönerek, bütün kitapları yere fırlattı. Masayı kenara çekti, eğildi, cebinden çıkardığı anahtarla yerde durmakta olan kilidi açtı. Bu odanın altında bulunan bodrumun kapısıydı. Kapıyı açar açmaz simsiyah bir boşlukla karşı karşıya kaldı. Midesi fena halde bulanıyordu. Kusmamalıydı. Gözlerinin önünden geçen renklerle karanlığı aydınlatmaya uğraştı. Başını aşağıya, yerin altındaki küçük odaya çevirdi. Titremesi feci bir hal almıştı. Öylesine terlemişti ki uzun saçlarından sular, damla damla aşağıya dökülüyordu. Dışarıdaki yabancı durmaksızın haykırmaya devam ediyordu. Kapıyı kırmasına ramak kalmıştı. El Bakunî, başını çevirdiği yerin altından tıkırtılar işitti. Saçlarından dökülen su damlalarının oluşturduğu ufak birikintiye doğru bir yaratık yaklaşıyordu. Yaratık, suyu içmeye yeltendi. Bir kafası vardı. Onu yukarıya, El Bakunî’den yana çevirdi. Sapsarı bir çift göz ışıldıyordu.

 

 ... sonuçta ondan erkek ve dişi iki tür var etti ...

 

El Bakunî, duanın beyninde yeniden yankılanıyor olduğunu farketti. Sapsarı bir çift gözü görmesinin akabinde bodrum kapısını sertçe kapattı. Ayağa kalktı ve pencerenin önünde durmakta olan aynaya baktı. Yüzünün mosmor olduğunu, ve bedeninin delicesine titriyor olduğunu gördü. Sağ elinin parmaklarını avucuyla birleştirdi, ve tüm gücüyle uzun tırnaklarını etine batırdı. Kan gördü. Dışarıdaki adam ise haykırmaya devam ediyor, olanca gücüyle kapıya yükleniyordu. El Bakunî pencereden dışarıya bir göz attı, karşı cephede durmakta olan dağın eridiğini farketti. Dağın erimesiyle eş zamanlı olarak, gözlerinin önünde saniye saniye geçmekte olan resimlerden birini yakaladı, ve onun içine girdi. Dar ve uzun bir koridorda yürümeye başladı. On adım kadar ötesinde, koridorun sol kenarındaki duvarın önünde, iskemlede oturan şişman ve yaşlı bir adam gördü. El Bakunî bir suç işlemiş olduğunu hissediyor ve şüphe çekmemeye uğraşıyordu. Sakin adımlarla adamın yanından geçti. Yürümeye devam ederken başını hafifçe arkaya çevirdi. Duvar kenarındaki iskemleden kendisine bakan sapsarı bir çift göz gördü. Önüne döndü. Yürümeye devam etti. Birkaç adım attıktan sonra tekrar başını arkaya çevirdi. Adam ayağa kalkmış, sapsarı gözlerini kocaman açmış, kendisine bakıyordu. Adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti. Arkasına baktı. Yaşlı adam kendisine doğru koşuyordu. O da koşmaya başladı. Arkasından adamın inlemeye benzer sesini duyuyordu. Uzun ve dar koridor boyunca beş dakika kadar koştu, yolun sonunda geniş bir alana vardı. Üst kata çıkan merdivenleri gördü, ve hızlıca tırmandı. Soluk soluğa kalmıştı. Soğuk soğuk terliyordu. Aşağıya baktı, adam yoktu. Sırtını merdivenlere döndü, şöyle bir etrafına bakındı. Tekrar arkasına döndüğünde, merdivenlerin tam ortasında oturmakta olan yaşlı bir kadın gördü. Kadının saçları bembeyaz, beline kadar uzun, elleri ve yüzü kırış kırıştı. Kadın aniden yüzünü El Bakunî’den yana çevirdi, ve sapsarı gözleriyle ona baktı. El Bakunî yeniden uzun ve dar bir koridor boyunca tüm hızıyla koşmaya başladı. Yaşlı kadın ağzından salyalar saçarak onu kovalıyordu. El Bakunî durmak zorunda kaldı; koridorun sonuna gelmişti, önü boşluktu, bulunduğu yer oldukça yüksekteydi ve eğer atlarsa, ölecekti. Arkasına döndü, sapsarı gözlü yaşlı kadın ona yetişmek üzereydi. El Bakunî kendisini boşluktan sırtüstü aşağıya bıraktı. Yaşlı kadın, koridorun sonuna gelmiş, yukarıdan ona bakıyordu. Kırışmış ellerini yüzüne doğru götürdü, parmaklarıyla sapsarı gözlerini yerlerinden söktü, ve El Bakunî’ye doğru fırlattı. Göz yuvalarından çıkan kana aldırmaksızın, gülümsedi ve ninni gibi birşeyler fısıldamaya başladı. Bu bir duaydı. El Bakunî, bu duayı çok iyi biliyordu.

 

... bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeğe güç yetiremez mi ...

 

El Bakunî yere tam düşecekti ki, bir rüyadan uyanır gibi aniden doğruldu. Pencereden dışarıya bakıyor olduğunu gördü. Hemen ardından pencerenin önündeki aynaya baktı. Yüzünün yerinde bir boşluk vardı. Sergei Rachmaninoff ve Johannes Brahms kulağında çınlamaya devam ediyor, gözlerinin önünden binbir adet renk geçip duruyordu. Dışarıdaki yabancı adam haykırmaya devam ediyordu, kapının kırılması için yarım dakikadan az bir süre vardı. Odanın altındaki gizli katta ise tıkırtı sesleri artmaya başlamıştı. El Bakunî ise daha önce hiç olmadığı kadar titriyordu; üşüyor, terliyor, soluksuz kalıyor, kalbinin teklediğini hissediyordu. Midesinde şiddetli bir ağrı vardı ve onda kusma isteği doğuruyordu. Beyni ise patlayacak gibiydi, kafatasına müthiş bir baskı yapıyordu. Gözleri giderek bulanıklaşıyor, yerlerinden fırlayacakmışçasına genleşiyordu. Upuzun tırnaklarıyla deldiği sağ el avuç içi kanamaya devam ediyordu. Dizlerinin altı giderek hissizleşiyordu, ayakları yerinden sökülmüş gibiydi, acı duyuyordu. Bacakları onu taşıyamayacak kadar güçsüzleşti, ve olduğu yere çöküverdi. Bir kez daha duvarla tavanın birleştiği o sessiz çizgiye çevirdi gözlerini. Gülümsedi. Aklına Ölüm geldi. Bu onun yaşama devam etme güdüsünü güçlendirdi; arda kalan son kuvvetiyle yerde dağınık duran kitaplarının arasından birini seçip çıkardı. Friedrich Nietzsche’nin bu kitabının adı Also sprach Zarathustra idi.

 

Dışarıdaki yabancı kapıyı kırdı. Orta boylu, hafif şişman, kel, tombul yanaklı, siyah takım elbisesinin içine beyaz bir gömlek giymiş, siyah kravatlı, yaşlıca bir adamdı bu. İçeri girmek için sarfettiği efordan dolayı kan ter içinde kalmıştı. Bir an önce kendini toparlayarak, birkaç adım gerisinde yerde durmakta olan çantasını alıp, odaya girdi. Yerde gözleri kapalı, hareketsiz uzanmakta olan El Bakunî’yi gördü. Çantasını açtı, ve içinden bir kamera çıkardı. Üç, iki, bir, kayıt diyerek yerde yatmakta olan bu adamı videoya kaydetmeye başladı. El Bakunî’nin iki eliyle göğsüne sıkı sıkıya yaslamış olduğu kitap ilişti gözüne. Kitaba tam dokunacaktı ki, El Bakunî aniden gözlerini açtı ve kanlı sağ eliyle kendisini kameraya çeken adamın sol bileğini sıkıca kavradı. Adam irkildi, kanının donduğunu hissetti. El Bakunî’nin şu sözlerini duyabildi:

 

Alfred; biz çürüyüp dağılmış kemikler olduktan sonra, yeniden hayata döndürülecek miyiz?

 

Sâhi, cevap neydi?