Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

BENİM ADIM GÜNEY

yıl: 
2008
Yazar: 
Çamlıyol [Cem Berksun]
derecesi: 
Mansiyon 3



Adımı neden Güney koyduklarını bilmiyorum.

Çocuğa verilecek isim onun kimliğinin bir parçasıdır. Çok düşünülmeli bu isim için. Bir anlamı olmalı. Çocuğa dedesinin veya ninesinin adını koymak da çok anlamlı gelmiyor bana. Ama bazı aile yapıları için çok kolaycı bir yöntem olabilir. Kabul edilebilir ve benimsenebilir. Hatta takdir bile görebilir.  Güney isminin “mutlaka bir nedeni olmalı” diye düşünüyorum. Öğrenmeyi istiyorum ama bazen öğrenmekten korkuyorum.

Ben bu nedeni beğenmezsem? İsmim verilirken yüklenen beklentiyi karşılayacak birisi değilsem? Ben aklı başında bir birey olarak, bu anlam doğrultusunda yaşamak istemezsem? Adımı Özgür koysalar devrimci, Mücahit koysalar dindar mı olmam gerekir? Oğlana Cesur adını verirler oğlan olur bir ödlek.

Dünyaya bir çocuk getirmenin çok farklı nedenleri olabilir. Bilerek ve isteyerek dünyaya getirmiş olabilecekleri gibi istenmeyen bir bebek olarak dünyaya bırakılmış da olabilirim. Tek  çocuk sahibi olup tüm umutları ona yükleyen ana babalar olduğu gibi art arda bir çok çocuk dünyaya getirip hiçbir beklentiye girmeden sadece çocuk büyütenlerin de varlığını yeterince gördüm. Çocuklar kedi yavruları gibi “güçlü olan hayatta kalır” diye sokağa bırakılabiliyor.

Yaşlılardan öğrenebilir miyim? Benim doğumuma tanıklık etmiş, bugün kendi boylarınca çocukları olan o zamanın çocuklarından, gençlerinden sorabilir miyim?  O kişiler yaşadıkları bunca yıl ve onlarca olayın içerisinde neden benim doğumumu ve adımın neden Güney konduğunu taşısınlar belleklerinde? Annem, babam veya ben bir insanın belleğinde taşıyacağı hangi ayrıcalığa sahip olabiliriz ki?

Bunca yıl sonra ana babasız kaldığımda bu soru aklıma düştü. Çünkü kendi başıma buyrukluğumun sonunun geldiği hissediyorum. Babamın memleketine gitmek için çıktığım bu yolculuk boyunca başka ne düşünebilirim ki?

            Ben Ayas’ta doğmuşum. Bugün ve yıllardır Yumurtalık deniyor Ayas’a. Oysa halk benimsememişti bu ismi. Halktan daha iyi bilen birileri bu ismi resmi olarak verdiler Ayas’a ve petrol boru hatları yerleştirdiler güzelim toprağına ve güzelim körfezine. Körfez’in kıyıları boyunca uzanan mercan kayalıkları darmadağın oldu. Yüzlerce metre uzunluğunda iskeleler kurdular türlü balık ve deniz canlısıyla dolu kıyılarımıza. Benim yazları gittiğim köyün önüne üzerinde büyük harflerle IRAQ TANKERS yazan dev gemiler kara birer gölge gibi sıralanıp karşı kıyılarla aramıza girdiler. Gün oldu bu dev gemileri izleyerek gelen balina yavruları karaya vurdular ve günlük gazetelerin sıkıcı sayfalarına konu oldular. Halk kıyıya vurmuş bu güzelliği görmeye gitti. Acıdılar balina yavrusuna ve “koca tankeri annesi sanmış, peşine düşmüş” dediler. Galiba onlara da petrol boru hattında çalışan birisi söylemiş. Sık olurmuş böyle olaylar.

Yıllar yılları kovaladı ve doğaldır ki yollardaki tabelalar artık Ayas’ı değil Yumurtalık’ı gösterir oldular. Ama benim halkımın inadı inattır. Eskiler sıcaktan kavrulduklarında hala Ayas’a giderler yazları, Yumurtalığa değil. Sadece petrol boru hattından bahsedilirken Yumurtalık denir. Çünkü bizim petrolle işimiz yok. O buralardan insanlara görünmeden gelir ve geçer.

            Tüm sahil kasabaları gibi güzeldi Ayas. Küçüktü. Küçük bir kayık barınağı vardı. Şimdi herhalde bayağı büyümüştür. Ayas’a sırtını verip denize döndüğün zaman, açık denizi görmeden önce bir ada üzerine kurulu kalesini görürsün. Sarı, taştan bir kaledir. Mersin’deki Kızkalesi gibidir. Akdeniz’in doğusunda görebileceğin diğer kaleler gibidir. Bu kaleler genelde Romalılardan beri oradadırlar ve bizim elimize geçtikten sonra yapılmış bir de camileri vardır. Ama Ayas kalesindekini ben anımsamıyorum. Osmanlılar hoyrat davranmazlar bu kalelere. Hoyrat olan zamandır. Eğer bir kayık bulur da adaya çıkacak olursan sağa sola serpilmiş mermer bloklar üzerinde belli belirsiz kabartılar halinde yuvarlak yüzlü, lüle saçlı insan figürleri görürsün. Deniz, ada ile kara arasında bir göl gibi kalır. Adanın hemen arkasında mavi ve görkemlidir Akdeniz’in doğusunun suları. Yöredeki delikanlılar,  yapacak bir şey bulamadıklarında ya kaleye kadar yüzerler ya da karadan kaleye dek yürüyerek gidebilecekleri bir yol ararlar. Ayakları mercanlarda kesilir, tuz yakar yaralarını. Güneş acımaz derilerinin tazeliğine. Gençler, büyüklerinden ve onlarında kendi büyüklerinden dinledikleri, “denizin altındaki gizli yolu” bulmaya çalışırlar. Bu arayış, sadakatli bir iz sürmedir büyüklerin ardından. Bir büyüme işaretidir. Bir evredir aşmaları gereken. Genelde bulmuşlardır bu yolu ama nedense başka birisine göstermeleri gerektiğinde ya yolu yeniden bulamazlar ya da sular çok yükselmiştir. Şimdi ıslanmanın bir alemi yoktur. Uygun bir zamanda eğer vakitleri de varsa gösterirler. Sanırım özellikle erkek doğasının bir gereği olarak bir kere keşfettikten sonra cazibesini yitiriyor ve duyulan merak yerini başkalarına merak ettirme duygusu ile yer değiştiriyor.

       Adımı Ayas koyabilirlerdi. Bu isim kulağıma hoş geliyor. Ben doğarken gelecekte terk edeceklerini bilmedikleri memleketlerine bir gün geri dönebilme umudu olabilirdi.

Ayas’a bir gün geri dönebilmenin umudu, yaşadıkları gurbette büyür, serpilir ve delikanlı olurdu benim benliğimde. Ama adımı Güney koymuşlar. Ayas ülkemin güneyindedir…..

      Ayas’ı ülkeme duyuran ilk olay, belki de burada işlenen bir cinayettir. O dönemin ünlü bir oyuncusunun burada işlemiş olduğu söylenen cinayet. Ve o ünlü oyuncunun adı da Yılmaz Güney’dir. Adımı onun soyadından esinlenerek koymuş olabilirler. Çünkü benim babam, solcuymuş ve Yılmaz Güney’e de hayranmış.  Ayas Adana’ya bağlıdır. Ayas, Adana’nın güneyinde; Adana, ülkemin güneyindedir.

            Asırlardır yerlisinin kim olduğu unutulmuş, göçerlikten yerleşikliğe geçmiş olanların yurt bellediği Çukurova’nın en büyük yerleşimidir Adana. Muhacirlerin, Yörüklerin, Nogay, Çerkez, Arap, Türk ve bugün de Kürt kökenlilerin yurt bellediği Çukurova’nın. Çukurova, ülkemin güneyindedir.   

            Çukurova, iki büyük nehirle beslenir. Halk, nehir demez de bu akarsulara ırmak demeyi tercih ederler. Seyhan Irmağı ve Ceyhan Irmağı. Adları Seyhan veya Ceyhan olan insanlar tanıdım. O kadar belli ki isimlerini nereden aldıkları. Oldukça net bir tanım. Seyhan ve Ceyhan, koskoca Çukurova’nın sularıyla yaşamını sağladıkları bölümlerine isimlerini de verirler. Ve bu ırmaklar ve suladıkları ova parçacıkları ülkemin güneyindedir.    

            Kuzeye karşıt mıdır Güney? Güney, benim bildiğim kadar yakın mıdır herkese? Güneş midir? Yakıcı sıcak mıdır? Peki, kaç kişi sıradağlarda gizli yaylaların serinliğini anımsar güney denince? Karakeçili denen Yörük aşiretinin dillere destan yazlık yolculuklarını kaç kişi kendi gözleri ile gördü. Nur Dağları, Amanos Dağları, Gavur Dağı, Toroslar…

Güneyli, Kuzeyli’den hangi duygusunda, hangi tepkisinde farklıdır? Yörenin insanını ve ona ilişkin imgeleri bulunduğu coğrafya ve iklim şekillendiriyorsa, çok büyük farklılıklar olmalıdır. Bu farkın varlığını sorgulamaya gerek duymuyoruz. Çünkü çok farklılar. Hem de çok.

            Güneyli hayalcidir. Hayalleri yakan, kavuran ve hayat veren güneş kadar sıcaktır. Güneş dosttur ve güneş gerçektir. Güneş, ta en başından beri güneylilere tanrılarından daha yakın olmuştur. Güneşten yakınan güneyliyi ben hiç görmedim. Sıcaktan yakınırlar ama bu sıcaklığın kaynağı olan güneşi suçlu görmezler. Çünkü güneşin dünyayı bir süreliğine terk ettiği geceler de sıcaktır. Gecelerde ki sıcak, kaçılası bir sıcaktır. Boğan, bunaltan, terleten ve rutubeti ile çürüten geceler hiç bitmez güneyde.  Kurdun, kuşun görünmediği, insanların ortaya çıkmaya korktuğu, pamuğun bembeyaz patlayıp kabardığı, ırmağın suyunun buhar olduğu, kumruların bunaltılarını sığındıkları çamların ve okaliptüslerin gölge dallarında dile getirdikleri, asfaltın eriyip koktuğu, çapacıların tenlerini örtülerle kapatıp korudukları, esnafın çarşılardaki dükkanlarında serinliğe kaçtıkları, belediyelerin arazözlerinin iki saatte bir göstermelik geçişlerle sulayıp moral vererek geçiştirmeye çalıştığı gündüzlere değil de, geceye isyan ederler. Küfür ederler sıcağa ve yataklarını ıslatacak kadar terleten rutubete. Evlerinin damlarında yatarlar. Dört köşesinden uzun fitillerle tutturulmuş cibinliklerinin içerisine kendilerini kale duvarları ardına saklananlar gibi hapsederler. Bu şeffaf kale, en ufak hava akımında titreyecek kadar hafif olan bu kale, bu insanları nefret ettikleri sivrisineklere karşı koruyacaktır. Bu sivrisinek ne sinsi ne acımasız bir hayvandır. Küçük bebeklerin yüzlerinde izi geçmeyecek yaralar bırakırlar ısırıkları ile. Bu sıcak, bu güneş ve bu sinekler de ülkemin güneyindedirler. Benim ismimde hayal,sıcak ve yaşamın çilesi yüklü olmalı.

            Güneyde bol ve verimlidir toprak. İnsanı yaratıldığından beri yaşatan toprak.  Dağlarda bir kış boyunca üst üste yağıp sımsıkı olmuş karlar, baharla birlikte sıcaktan hızla erir ve birbirlerinden ayrı ayrı yollara düşerler. Gümüş renkli ışıklarıyla kendi ince uzun yataklarında aşağıya akar, ırmaklarda bir araya gelirler. Hayat dolu pınarlardan fışkırırlar ovaya. Ovada bu pınarlara “göz” derler. Kaynayan Göz, Bahratın Gözü gibi isimlerini alır ve birer vaha olurlar yazın sıcağında ovanın bir yerlerinde.  Bu sular, tankere doldurulur ve traktörlerin peşi sıra çekile çekile, hoplaya zıplaya tarlalara götürülürler pamuk toplayanlar serinlesin diye. Bu serin sular barajlara aktılarsa, insan yapısı sulama projelerinin beton kanallarında sifonlarla buluşurlar tarladaki ekine yaşam vermeye; ya da ırmağa karışırlar sonsuzluğa kavuşmak için ve akarlar kucak açmış bekleyen Akdeniz’e. Buralarda sular güneye doğru akarlar. Deniz, karları eriyen dağların güneyindedir. Bu dağlar ülkemin güneyindedir. Benim ismimde tüm bunlar yüklü olmalı.

-         Ceyhan yolcusu kalmasın! Otobüs İskenderun’a devam edecek beyleeer. Yenge bu valiz sizin miydi? Asker ağa siz şu minibüse el edin. Cezaevi öbür yanda kaldı. Sizi bıraksınlar. Abi Ayas garajı düz gidince sağda. Otele benim adımı vermeyi unutma sakın. Tam Yılmaz Güney’in adam vurduğu lokantanın arkasında kalıyor. Hadi eyvallah! Devam et kaptan!!!

Eskiden daha uzun olan bu yolu biraz biraz hatırladım. Belki de minibüslerde çalınan şarkıların eskiden dinlemeye alıştığım şarkılar olmaması kafamı karıştırdı. Minibüsün eskilere göre biraz daha büyük ve konforlu olduğunu ayırt edebildim. Değişmeyen tek şey, minibüslerde hala sigara içiliyor olmasıydı. Tabii bir de yanındaki kişi eğer erkek ise ona da sigara tutmanın verdiği samimiyet duygusu.

O kadar çok yazlık ev yapılmış ki, Ayas’a nasıl girdiğimizi bile anlayamadım. Şoför beni garajda indirdi. Lokantayı sordum ama doğulu şivesiyle konuşan bu adamlar bilemediler. Meşhur cinayet olayını anlattım anlamadılar. Cinayeti işleyenin yakınım olup olmadığını sordular.

-         “Uzaktan hısım oluruz” dedim. İçimde hınzır bir damar kabarmıştı. Saygı ile baş salladılar.

İşte şimdi deniz ve kale göründü. Sanki ben görmedim de onlar buldukları ilk boşluktan bana koştular “hoş geldin” diye. Kayıkçı barınağı çok büyümüş. İçindeki tekneler pek buraların teknelerine benzemiyor. Hepsi demirden ve hepsinin direkleri çok kalın. Bayağı profesyonel balıkçı olmuş herhalde bizim buralılar. Ve işte güzelim zıtlık ve onun güzel kokusu: Denizin hemen yanındayız ama ortalığı balık ızgarası değil de kebap kokusu sarmış.

Biraz yukarı doğru çıktım. Benimle aynı isimde küçük bir motel var. Güney Motel. Girişinde sahibinin adı yazıyor, hiç tanıdık bir isim değil ama soyadlarımız aynı. Çok uzaklardan bir anı çağrıştı beynimde ve sanki bilircesine içeri girip sahibini sordum.

-         Sahibi sizlere ömür.

-         Kapıda adı yazıyor da…

-         Geçen yıl vefat etti. Şimdi oğlu işletiyor burayı. Babasının adını silmek istemedi. Az önce yandaki kahvedeydi. Siz biraz oturun da ağabey biz onu çağıralım. Kim arıyor diyelim?

-         Çok eski bir tanıdık. Babalarımız akrabaydı galiba. Soyadımız tutuyor. Ben eski akrabaları soracaktım kendisine.

Bu gelen kişiyi ve beni tarif etseler herhalde aynı sıfatlar yeterli ve doğru olurdu. Çünkü bu gelen adam bana çok benziyor. Belli ki düşmanı falan yok. Çok rahat yaklaştı bana.

-         Hoş geldiniz kardeşim. Beni sormuşsunuz. Oğğğlum soğuk bi şey ikram etmediniz mi misafirimize?

-         Soğuk bir gazoz çok makbule geçerdi. Portalin gazozu bulunur mu?

-         Ooooo….Nerdeee? Anlaşılan bayağı uzun zamandır gelmemişsiniz buralara.

-         Aslında çocukluğum burada geçti. Buradan taşındıktan sonra da bir iki yaz gelmiştim dedemgile. Dedem bana hep portakallı Portalin gazozu alırdı.

-         “Kimlerdensiniz” dedi.

Anlattım kısaca. Çünkü zaten sadece dedem ve hiç görmediğim babaannem vardı aklımda kalan. Cevap almak için adamcağızın açılan ağzının kapanmasını bekledim. Çok dikkatli baktı gözlerime. Soğuk gazozu içmemi işaret etti. Önce bana uzattı sigara paketini sonra kendisi yaktı bir tane. Işıklı gözlerindeki anlamı çözmeye çalıştım. Ama belli ki o benden önce çözmüştü bazı şeyleri. Anlatacaktı ama nasıl başlayacağını bilemiyordu. Bana “siz” demekten çabuk vazgeçip “sen” demeye başlamıştı.

-         Ne çocukluğunda ne de yazları geldiğinde babanın bir erkek kardeşi olduğunu söylemediler değil mi sana.

-         Yooo hiç söylemediler.

-         Babanın ilk evliliğinden bir çocuğu olduğunu. Ama babanın erkek kardeşi ile ilk eşinin baban askerdeyken o küçük çocuğu da alıp birlikte kaçtıklarını duymadın mı hiç? Senin annenin, babanın ikinci eşi olduğunu biliyor musun?

-         Hayır hiç bilmiyorum. Karıştırıyor olmayasınız?

-         Ve siz burada oturduğunuz müddetçe amcanların geri dönemediklerini; sizin buraları terk ettiğinizi duyduktan çok sonra dedenin onları affedip işini devralsın diye amcanı buralara çağırdığını bilmiyor musun?

-         Hiç konuşulmadı tüm bu anlattıklarınız. Burada geçen zaman ve kişilere özlem duyulmadı ailemizde. Neler olduğunu hiç anlatmadılar. Zaten babam çok genç yaşta, sizlere ömür, vefat etti. Annem buraya öğretmen gelmiş buralı değildi. Onun memleketine giderdik çoğu zaman. Annemi de geçen yıl kaybettik. Ben görevim gereği Çukurova’ya sık geldim. Kendimi biraz buralı bilirim ama Ayas’a gelmeye ayaklarım hiç yanaşmadı. Beni bu anlattıklarınızı hiç bilmeden uzak tutan bi şeyler oldu hep. Dedemin de öldüğünü yıllar önce duyduktan sonra akrabamız da kalmadı diye hepten ayrı kaldım buralardan. Motelin önünden geçerken sahibiyle benim soyadlarımızı aynı görünce içeri nasıl girdiğimi anlayamadan girdim.

-         Sorması ayıp olmazsa bir şey soracağım: Neden geldiniz yıllar sonra?

-         Anlatması çok zor. Tam olarak beni ne itti buralara bilmiyorum ama şimdi benim eşim hamile. Bir oğlum olacak. Oğluma geçmişim ile ilgili bir şeyler anlatmam gerekirse ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi geçmişim ve akrabalarım bakımından çok yalnız hissettim. Oğlum da böyle yalnız ve köksüz hissetmesin istedim galiba. Adımı kimin neden böyle koyduğunu dahi bilmiyorum. Çok merak ediyorum. Biz kimiz? Kimlerdeniz? En azından bir isim, bir yer söyleyebilmek bile önemli geldi. Yani klasik bir gurbet-memleket arası çekim gücü öyküsü galiba benimkisi.

Gazoz iyice ılımadan soğukken biraz daha içmek istedim. İçim daha bir farklı yanmaya başladı. İçimden geldiği gibi konuşmaya devam ettim. Devam ettim çünkü bunca bilinmezliğe ve şaşkınlığıma rağmen bu kısacık sohbette tanımaya başladığım adamın sözlerinde bir yaşam gizliydi. Yıllardır gelmediğim bu uzak yer ve ışıklı gözleriyle bu adam bana çok tanıdıktı. Sordum:

-         Ben de size bir şey soracağım. Siz beni sanki yıllardır bekliyormuş gibi tanıdınız. Sanırım beni alıştıra alıştıra bir noktaya getireceksiniz. Ve şimdi fark ettim ki beni karşılayan çalışanınız sizi benim dedemin adıyla çağırdı.Bu tesadüf değil değil mi?  Biz akraba mıyız?

-         Evet bayağı yaklaştık senin aradığın cevaba. Babamı kaybettikten bir süre sonra motelin adını değiştirmek istediğimde annem razı olmadı buna. Motelin adını dedem koymuş. Değişmesin diye şart koşmuş. Ben çok zorlayınca annem anlattı olanları. Annem sanki arzın merkezinde kalmış bir sırrı, bir günahı dökmek istedi bana. Günah çıkardı desek yeridir.

Gömleğimin bir düğmesini daha açmamı bekledi ve yaşadığım heyecana hak verircesine başını salladı. Öyle derin bir nefes aldı ki; son ve uzun cümleyi bir solukta kuracağını anlamamak mümkün değildi.

-         Dedenin adı ile aynı adı taşıyorum ama bu benim adım değil aslında. Lakabım. Nüfusdaki adımı çok az kimse bilir ve kullanır. Ve farkında mısın ki ben sana daha adını sormadım. Çünkü biliyorum. Sen Güneysin!

Beni tanıdı. Anlamıştım zaten. Beni biliyor. Kendisine anlatılan kadarı ile bile olsa beni biliyor. Ben onu hiç bilmiyorum. Günler sürecek ve bilinmezlikle son bulacak sandığım arayışım çok kısa sürede son buluyor. Eminim ki rüya görüyorum. İskemlede yığılmakla ayağa kalkmak arasında bocalıyorum. O artık iyice rahatlamış halde bana bakıyor. Çok sıcak bakıyor. Kaderimizde bir yerlerde ne onun ne de benim elimde olmayan bir etkiyle bir kesişme olduğunu biliyor. Bana sahip çıkacak ve sorularımı bitirecek bir yüz ifadesiyle ayağa kalktı. Yaklaştı. Sanırım onun ve benim yaşantılarımızdaki en önemli cümleyi söyleyecek cesareti toplayıp sorumluluğu üstlendi.

-         Kardeşim. Ben, senin babanın yani babamızın ilk eşinden olan oğluyum. Bir yerde senin ağabeyin sayılırım. Seni tanıdığım için çok mutluyum. Ve senin adının neden Güney olduğunun da cevabıyım aynı zamanda. Benim adım, Kuzey!