Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

İsimsiz

yıl: 
2006
Yazar: 
Ezgi Güner
derecesi: 
3



“Saat dokuzdan sonra, nahiyede müthiş bir karanlık denizin içinden çıkar, etrafı doldurur, nahiye derin bir uykuya dalar, tam bu saatlerde insan arayan serin bir rüzgar sessiz ve karanlık sokakları ve sahipsiz köpekleri, dostsuz kedileri bulur...”

Sait Faik

Surlar ve bulutlarla çevrili şehirlerden birindeydi. Çamurun şehrin sokaklarını yağmurdan önce ziyaret edişine, her gece bir yenisi peyda olan küfürlü duvar yazılarına, köpeklerin kaldırım taşları arasında sigara izmariti arayışlarına şaşırmaması bu nedendendi. Surların içinde, bulutların altında yeni bir şey yoktu. Şehir sürprizleri sevmiyordu ve şaşırmayı çoktan unutmuş sakinleri bu durumdan şikayetçi sayılmazlardı. Aksine her gece, ertesi günün selefinin tıpkısı olacağı güvencesiyle gözlerini kapamaktan memnun gibiydiler.

Elinde posta kutusundan aldığı broşürler, o ısrarcı kartvizitlerden bir tanesi daha ve banka logosu taşıyan bir zarfla, kendinden başka topal bir köpeğin ve dükkanının kepenklerini kaldırmakla meşgul bakkalın olduğu sokakta yürüyordu. İkisine de selam vermeden elindekilerden kurtulmak için hızlı adımlarını çöp bidonuna yönlendirdi. Ne sekiz ne de on iki kurdan oluşan fitness paketlerinden alacaktı, yeni taksit imkanlarıyla da ilgilenmiyordu, hele “3 yıldızlı, 3. sınıf Hüsn-ü Hayat Lokantası”nın ardı arkası kesilmeyen davetlerini kabul edip, “enfes ev yemeklerini tatmak” için kartın arka yüzündeki krokiye göre iki alt sokağa gitmeye hiç niyeti yoktu. Kağıtları çöpe atmasıyla bidondan sıçrayan kediye aldırmadan yürümeye devam etti.

Yokuşlar tırmandı, asfaltın girintilerini dolduran bulanık suların üzerinden atladı, içinden mırıldandığı şarkının sözlerini hatırlamaya çalışarak Tünel’e geldi. Jeton kuyruğunda beklerken alışkanlığı olduğu üzere gişenin dışına üç ayrı dilde yazılmış ibareyi okudu: Tunnel Jetton Selling Office/ Tunel Jeton Verkauf/ Vous Pouvez Acheter Les Jetons de Tunnel Ici.

Gözünü İngilizce sözcüklerin üzerinde gezdirerek göbeklerindeki sessiz harflerin eşlerini yitirmediğine emin olduktan sonra, bu ahengi, ibareyi yazanın ya da arkasında sırasını bekleyen kalabalığın da fark edip etmediğini merak etti. Turnikeden geçtiğindeyse her yolcu gibi merakını, düşüncelerini jetonla birlikte ince boşluktan yuvarlamış ve şimdi, tramvaya aşağıya kadar eşlik edecek olan rutubet ve loşluğa kendisini bırakmıştı.

Tramvay durduğunda, bindiği kapının karşısındakinden indi. Turkuvaz çinilerle kaplı sütuna ve duvarlara vuran donuk gün ışığının geldiği yöne doğru yürüdü. Tünel’in karanlığından sonra, yağmura gebe bulutların arasından sızan ışık, nahifliğine rağmen gözünü almıştı. Kapıdan çıkınca işe yetişme telaşındaki kütleye dahil oldu ve işe değil ama onların temposuna yetişebilmek için adımlarını sıklaştırdı. Sırtını denize verip yürüdüğü caddeden daha tenha olan Voyvoda Caddesi’ne saptığı gibi bir sigara yakıp, aynalı camlı binaya gelene kadar sigarasını bitirebilmesi için gerekli hıza sabitledi adımlarını. Eski ve süslü binaları, aralarına sıkışmış dar merdivenleri izleyerek sigara içmeyi seviyordu, keyiflendi. Aynalı camlarının gerisinde sigara içilmeyen yeni binaları aklına getirmemeye çalıştı.

Aynalı camlı binaya girmeden önce son nefesini çekip otomatik döner kapının bir adım gerisinde ayağıyla sigarasını ezdi. Asansörle döner kapının arasında volta atan genç adam onu görünce “Günaydın abi!” dedi ve karşılık beklemeden sordu “Eski para var mı?”.

“Günaydın Müheymin, eski para yok ne yazık ki.” Adam duyduğuna inanmamış gibi başını salladı, yürümeye devam etti. Müheymin’in sıkıldığını anlayınca bir şey demiş olmak için “Senin mesleğin sonu geliyor sanki.” dedi beriki ve karşısındakinin soğuk gülümsemesini utancına katık ederek asansöre bindi.

Lacivert şapkalı ve üniformalı genç adam kapıdan dönerek giren ziyaretçilerin kimliklerini ziyaretçi kartlarıyla değiş tokuş eder; öğlenleri ellerinde sandviç, dürüm dolu torbalarla gelen komilerle kendisi gibi giyimli kuryelere paketleri ulaştıracakları insanların odalarını, masalarını tarif eder; şüpheli bulduklarının salmadan önce üzerlerini arardı. Aynalı camlı binanın bir de güvenli olmasını sağlardı. Bunun dışında üç aydır, bakkala, biletçiye kakalayamayanların, kendileri değiştirmeye üşenenlerin tedavülden kalkan Türk Liralarını makul bir komisyon karşılığında iki adım ötedeki Merkez Bankası Şubesi’ne götürüp yenileriyle takas ediyordu. Müşterileri bu binaya girip çıkanlardan ibaretti, kendi mahallesinde fırsatçılığıyla ün yapmak istemezdi elbette. Şimdi bir tuzu kurunun çıkıp zekasına borçlu olduğu bu mesleğiyle dalga geçmesine, artık kazanamayacağı imasına dayanamıyordu. Hergele, diye geçirdi içinden, iki kuruşu esirgediğinden kendisi değiştiriyordur.

 

Aynalı camların arkasından bakılınca günün her vakti şehir aynı rengini koruyordu. Havanın karardığını anlamak için ya cama yaklaşıp sokak lambalarının yanıp yanmadığına bakmak ya da onun yaptığı gibi tıka basa dolu asansörün kapılarının açılmasını beklemek gerekiyordu. Kapılar açılınca karanlıktan önce Müheymin’le göz göze geldi, başlarıyla birbirlerini selamladılar. Otomatik döner kapıyı geçip ellerini rüzgara karşı siper ederek sigarasını yaktığında artık sabahki utancını hatırlamıyordu. Yangın merdiveninde içilenlerden daha keyifli olduğunu doğrulamak istercesine her seferinde büyük nefesler aldı Kamondo’ya gelmeden biteceğini bildiği sigarasından. Köşeyi döndükten sonra, Tünel’e girmeden önce, vapurların, köprüden geçen arabaların, minarelerin ışıklarını, bunların denizdeki akislerini izlemek için az vakti vardı. Kısacık Haliç seyri çirkin iş günleri sonunda oyalıyordu onu, turnike kolları ışıltılı düşüncesini dönerek öğütene kadar.

Onu klasörler ve yangın merdiveninden, eski ve süslü binalardan, otomatik döner kapı ve Müheymin’den uzaklaştıran; topal köpek ve isimlerini bilmediği komşularına, demir apartman kapısı ve posta kutusuna yakınlaştıran tramvay durduğunda, bindiği kapının karşısındakinden indi. Gişe kapanmıştı, saat dokuza gelmiş olmalıydı.

Tünelin loşluğundan sıyrılıp, henüz kapanmamış mağazaların, sokak lambalarının aydınlattığı caddeye çıktı. İşten dönenler, içmeye gidenler, çoktan-sarhoşlarla birlikte yürüdü. Yokuşlardan indikçe yalnızlaşıyordu. Sabah çıktığı apartmanın sokağına geldiğinde kapalı perdelere vuran gölgeler ve bir köşede uyuyan köpek dışında hayat alameti bulamamıştı. Herkes gibi evinin kapısını, perdesini kapatıp televizyonunu açmak için büyük özlem duyuyordu. Fakat onlardan farklı olarak evde bekleyen karısı, çocukları, hazır bir sofrası olmadığı için kapı otomatına basıp “Kim o?”ya vereceği doğru cevap karşılığında kapı kendiliğinden açılmayacaktı. Demir kapının önünde durup pantolonunun ve paltosunun ceplerinde, hala bulamazsa dizine oturttuğu çantanın derinliklerinde, gizli saklı gözlerinde anahtarı bulması ve demir kapıyı kendi hüneriyle açması gerekiyordu.

Bulduğu, çakmağı da içinden çıkan sigara paketi oldu. Artan, eve sığınma isteğine karşılık yapabileceği en iyi şey sigarasını yakmaktı. Umutsuzca geldiği yoldan geri döndü, yapılabilecek en iyi ikinci şey olarak. Açamadığı kapıya, az sonra yanında çilingirle geri dönen, kapı açılınca adamın eline cömertçe para sıkıştırıp evine zaferle giren bir yetişkin getirdi gözünün önüne. Kendisinin bu yetişkin olmak bir yana rüzgarı karşısına alıp o yokuşu çıkmak için bile fazlasıyla isteksiz ve yorgun olduğunu bilerek ama nereye gittiğini bilmeyerek sağa döndü. İndiği yokuşun eteklerinde kendisini çilingirden ziyade daha büyük bir yalnızlığın ve karanlığın karşılayacağını tahmin ediyordu. Belki bundan korktuğundan, belki de amaçsızca, rasgele bir sokağa saptı. Sigara izmaritini ezen ayakkabısından gözlerini kaldırınca kaldırım kenarındaki araba dizisinin gerisinde perdelerin gizlemediği bir ışık gördü.

Ayakları onu insanların olduğu, kapısı kilitli olmayan, perdesiz bir yere getirmişti: Hüsn-ü Hayat Lokantası.

Dip dibe park edilmiş arabalardan aralarındaki boşluğa sığabileceği iki tanesini ararken içeriden gelen müziği dinledi. Daha önce duymadığı tütsülenmiş bir kadın sesi, aşk ve kederi çağrıştıran arabesk bir şarkı söylüyordu. Kapının açılmasıyla çıkan şıngırtı müziğe karıştı ve peşi sıra bir “Hoş geldiniz!” duyuldu. Sağında sesin sahibini ve bir camın arkasında bekleyen son yemekleri gördü. “İyi akşamlar!” Saplarını havaya dikmiş enginarlar bir kapta, nohutlu pilav yandaki kapta, yalnızca iki tane kalmış olan karnıyarık bir diğerinde ve fırın piliç en köşede duruyordu. Camın üzerinden kendisini gülümseyerek izleyen kadına ve yemeklere bir kez daha baktıktan sonra “Piliç ve pilav alabilir miyim?”dedi.

Duvar kenarındaki boş masaya oturmuş, beklemiş yemekleri bekliyordu, kadın kaşığı kapla tabaklar arasında getirip götürürken. Biri uçan üç pelikanın üç boyutlu resmi asılıydı masanın tam üstünde. İnceledi: mavi gökyüzü, dağlar, pelikanlar ve yeşil çimen. Kadın eteklerini uçura uçura masaya geldi, piliç tabağını önceden yerlerini almış çatal ve bıçağın arasına koydu, pilavı sağ çaprazına. Karşısındakinin hala resme baktığını gören kadın, “Bir kere daldın mı bu resimden gözünü almak zordur.” diyerek gülümsedi. Adam ilgiyle ona çevirmişti bakışlarını, nedenini, hikayesini bilmek ister gibiydi. “Büyük dayım Zürich’ten getirmişti. Küçükken, ben de belki saatlerce izler, Zürich’e gitme hayalleri kurardım.”

O Zürich hayallerine dalmamıştı. Her sabah Hüsn-ü Hayat Lokantası kartvizitlerini çöpe atarken düşündüklerini hatırlamaya çalışıyordu: Yemeklerin başında bekleyen beyaz şapkalı bir ahçı ve kolonya ve karanfillerin durduğu yazar kasanın önünde oturan, ismi muhtemelen Hüsnü olan lokanta sahibi. Aklından geçenleri kadının anlamasından korkup, aniden “Hayırlı olsun!” dedi başını bir kez daha üç boyutlu resimden kadına çevirerek “Yeni açtınız sanırım, hayırlı olsun!”. Kadın sessizliği, çocukluk hayallerini bölen bu dileğe teşekkür edip ne içmek istediğini sordu, isterse dolapta soğuk cacığı olduğunu da ekledi. Adam cacığın iyi olacağını söylemişti ama cacık sevip sevmediğine emin değildi. Onu sevindirmek için söylemiş olabileceğinden şüphelenerek çatalı eline aldı.

Hüsnü’ye ait olamayan, sarımsı ışıklarının altında mavi pelikanların uçtuğu bu lokantayı sevmişti. Ne evinde, ne de Zürich’te olma hayali kuruyordu. Burada, bu duvar kenarındaki masada, cacıktan önce cacığın tadının hatırına gelmesini umarak oturmak ve oturmak istiyordu.