Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Kırmızı Bavul

yıl: 
2007
Yazar: 
Ali Fuat Kısakürek
derecesi: 
Mansiyon 3



1

            Uzun bir zaman sonra ilk defa kendini bu kadar fazla süre televizyonun başında bulmuştu Selma Hanım. O akşamın diğer akşamlara benzemesini istememişti. Gençler için dünyanın belirlediği gece-gündüz kavramları o ve onun gibi yaşlılar için geçersizdi artık. Sanki  yapılacak birçok iş varmış gibi sabahın köründe yaşlılara özgü o dinçlikle kalkıyordu. Gün boyunca zamanın geçmesi adına verdiği çaba acı vericiydi, bu yetmiyormuş gibi akşamlar da ayrı bir yük olmuştu onun için. Uykuyu ne zaman unuttuğunu hatırlamaya çalışıyordu? Zihnini her sorgulayışında karşısına tüm korkutuculuğuyla çıkıyordu yaşlılık: Neyi, ne zaman unuttuğunu bile unutuyordu...

            O akşam izlediği filmin kendini çok etkilediğinin farkındaydı. İki kadının yaşamlarını değiştirmek adına çıktıkları bir yolculuğu anlatıyordu film. Yaşamlarını değiştirip huzur bulmak onlara mutluluğun tek yolu gibi gözükmüştü, ama sonunda içinde bulundukları araba bir uçurumdan aşağı düşmüştü. Ne acı bir son dedi ilk başta, hayat dolu iki kadının ölümü, hem de bir hiç uğruna... Kendini sorguladı sonra, yıllar sonra soğuk ve karanlık bir apartman dairesinde yaşlı ve hasta bir zavallı olacağını ailesinin biricik kızıyken düşünmüş müydü? Yaşadığı bunca kötü olayın ona bu kadınlarınki gibi bir kaçış yolu bile sunmadığını biliyordu. Tüm acılarına rağmen birkaç yıl devam ettiği edebiyat öğretmenliği sayesinde hayatını daha beter bir duruma getirmekten kurtarmıştı, emekli maaşı ile yaşamını sürdürüyordu. Zira ailesinden kendine fazla bir şey kalmamıştı, bir zamanlar oturdukları evi satıp daha küçük olan bu daireye yerleşmişti. Annesi Nazan Hanım'ın, babası Ahmet Bey'in, teyzesi Kadriye Hanım'ın ve yaşadığı her anın izini taşıdığı o evi nasıl sattığını düşünürdü hep, cevabı verdiğinin farkında olmadan... Kötü günlerin izlerinin baskın çıktığını hissediyordu.

            Film hakkında kafa yormaya devam etti, kendi sıkıntılarından bıkmıştı. Neden diye düşündü, neden kadınlar kendilerine ait bir yol izlemeyi seçtiklerinde karşılarılarına türlü türlü dert çıkıveriyordu? Edebiyattan bulduğu bir sürü örnekle bu konuyu pekiştirdi. Neden Virginia Woolf kadınlara kendinize ait bir oda edinin deyip de cebini taşlarla doldurarak bir nehirde boğulmayı seçmişti? Burada bir soru daha sormayı uygun buldu: Acaba intiharı seçen kendisi miydi yoksa onu böyle bir sona iten nedenler mi vardı? Gerçek hayatın sorgulanması zordur, dedi içinden. Daha hayali bir örnek bul. Emma Bovary... Çok itici ama gerçeğe yakın bir karakter. Gustave Flaubert acaba onun gibi kaç tane kadın gördü de böyle bir roman yazdı? Ya da görmedi ama hissetti... Selma Hanım değişen fazla bir şey olmadığın farkındaydı, hiçbir zaman Emma Bovary gibi İsviçre'nin dağ köşklerinin balkonuna dirsek dayamanın zevkini düşünmemişti veya yanında soylu bir koca ile kederini bir İskoç köşküne kapatma hayali kurmamıştı ama yine de onun da bir kadın olduğunun farkındaydı. Luigi Pirandello'nun yazarlarını bulmaya çalışan altı karakteri aklına geldi: Hayata gelmenin değişik şekillleri vardı, taş olarak, su olarak, bir kelebek olarak veya bir insan olarak hayata gelebilirdin. Öyleyse bir karakter olarak dünyaya gelmek de bir olasılıktı, bir yazarın düşüncesi ile yaşamaya başlamak...ve bir kadın karakter olarak... Kadın olmak her yerde zordu, her yerde ve her zaman. Şimdinin kadınları ekonomik güç elde edip de ne oluyorlar ki, kendilerine yeni bir dünya mı satın alıyorlar? Hayır... İnsanlar için bir dünya var ve o da erkek egemenliği altında.

            Düşünmeye bir süre daha devam etti, edebiyatın ona sunduğu farklı hayatları inceliyor, hayatında yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları üzerine konuyu derinleştiriyordu. Bir kadın olarak nasıl bir hayat yaşamıştı, neler onu mutlu etmişti, neler onu üzmüştü? Eline bir kağıt aldı, bomboş tertemiz bir sayfa... O sırada üzerine bir ağırlık çöktü, derin bir nefes almak istedi ama göğsünde bir katılık vardı. Birkaç defa nefes alıp verdi, ama hiçbiri onu memnun etmiyordu. Daha derin olmalıydı, ciğerlerinin tamamen dolmasını istiyordu. En sonunda esnedi ve esnemeyle beraber bütün ciğerlerini hava ile doldurabilmenin verdiği mutlulukla rahatladı. Temiz sayfaya tekrar baktı, uzun uzun... Burnundan düşen kan damlası o temiz beyaz kağıdı birden kıpkırmızı bir renge boyamıştı. Kendini çok yorduğunu biliyordu, bu zamana kadar gerekli gereksiz bir sürü şeyin doldurduğu kafası bu kadar düşünmeyi kaldıramamıştı. Uzun bir zaman sonra uyku ihtiyacının farkına vardı. Aklına çocukluğunda bazen söyleyiverip annesini kızdırdığı o cümle geldi, şimdi bu cümlenin onun için anlamının daha da önemli hale geldiğini görüyordu. Okulunun ağırlaşmaya başladığı dönemlerde uykusunu alamayacağını bilerek yatağa girdiğinde söylediği bir cümleydi bu: "Keşke sonsuza kadar uyuyup, bir daha yataktan kalkmasam.". Annesi her defasında kızına saçmalamaması gerektiği söylerdi, "Bunun ölmek demek olduğunu nasıl anlamıyorsun?". Hayır, diye düşünürdü. Bu ölmek demek değildi, bu farklı bir şeydi... Sonraları bu konu üzerine düşündüğü zaman ölümün ne olduğunu bilmediği için belki de sonsuza kadar uyumanın ölüm anlamına gelebileceğinde karar kıldı. Annesi haklı olabilirdi, ne de olsa daha fazla yaşamış, dünya ile ilgili daha fazla deneyimi olmuştu.

            Yatağına girip gözlerini kapadığında annesi gördü, zavallı annem diye düşündü. Kendini ailesi uğruna harcamıştı. Didinip uğraşıp, kendini hep geri planda tutarak ailesinin mutluluğu istemişti. Bir gün bile kendisi için yaşamayan insanları düşündü. Annem de onlardan biriydi dedi içinden. Acaba mutlu muydu, o sürekli gülümseyen yüzünün altında neler saklıydı? Kendini gördü sonra, kim daha mutlu bir hayat geçirmişti? Annesi mi kendi mi? Bu soruya yanıt ararken Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda adlı eserindeki Lady Winchilsea şiirleri aklına geldi. Hala hatırlıyor olması onu memnun etmişti:

Yazmak, okumak, düşünmek, araştırmak

Güzelliğimizi gölgeler, zamanımızı tüketir

Olgunluğumuzun zaferlerini yarıda keser

Hizmet isteyen bir evin sıkıcı idaresidir

Kimilerince en büyük sanatımız ve yararımız.

 

            Bu dizelerle tekrar sorgulamaya başladı kendini. İnsan varoluşunun nedenlerini sorgulamaya başladığı zaman mutsuz bir hayatla cezalandırılıyordu. Ama mutsuz bir hayat, her zaman tasasız bir hayattan daha kaliteliydi. Yoksa öyle değil miydi? Şimdi annesinin yanında olmasını çok istiyordu, ona sormak, ondan yardım almak için... O mutlu olmuş muydu? Bu sorunun cevabının önemi çok büyüktü: Eğer annesi mutlu olmamışsa kendisi adına sevinecekti, çünkü kadınlar için iki yönün de mutluluğa gitmediğini anlayacaktı, fakat eğer annesi mutlu bir hayat sürdüyse onun adına sevinmekle beraber kendisi için bomboş olan hayatı ile tüm bağları kopacaktı. Sıkıntısı arttı, yatakta kıvranıp durdu. En sonunda garip bir rahatlık hissetti. Bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Evet, hazırlıklara başlamalıydı. Hayatında ilk defa bir şeyi fazlasıyla isteyerek yapacak olmak onu sevindirmişti. Hayatında bir değişiklik olacaktı, çok büyük bir değişiklik... Kendini daha güçlü hissediyordu şimdi. Sıkıntılarını küçük dolabının çekmecelerine koydu, belki bir gün geri dönüp onlara bakma ihtiyacı duyabileceğini düşündü ve uykuya daldı.

           

            2

            Otuzlu yaşlara yaklaştığı dönemlerde babasını kalp krizi sebebiyle kaybetmişti Selma. Ailesi ile birlikte kaldığı dönemlerdi. Annesi de bu üzüntüye dayanamayıp bir yıl sonra ölmüştü. Selma çaresiz bir şekilde kendini yalnız hissetmeye başlamıştı, büyük bir hüzün ve yalnızlık... Teyzesi Kadriye Hanım, bu zor dönemde gelip onunla beraber kalmaya başlamıştı. Selma, teyzesiyle birlikte olmanın acısını biraz olsun azalttığını görüyordu. Okulda çalışmasının beşinci yılına girmişti ve teyzesinin de ısrarları ile öğretmenliğinin en verimli dönemlerinde okulu bırakmaktan vazgeçti. Yaşadığı olaylar cesaretini kırmış, hayattan beklentilerini yok etmişti. Ama şimdi teyzesinin de dediği gibi tekrar hayata sarılmalı ve yaşama sebepleri bulmalıydı. Öğretmenliği bırakmak aptallık olurdu, aynı zamanda öğretmek ve öğrenmek... Annesi ve babası onun hayatta başarılı olmasını isterlerdi, böyle her şeyi bırakıp ölümü beklemesini değil...

            Yorganı başına kadar çekip uykunun verdiği huzuru hissetti, şimdi istediği yerde ve istediği şekilde kendini hayal edebilirdi:

Tekrar hayata sarılmalı ve yaşama sebepleri bulmalıyım... Her şeyi bırakıp ölümü beklememeli-

yim! Farklılık nerede? İnsan kendini nasıl da kandırıyor. Her durumda ölümü beklediğimiz ortada.

Otuzlu yaşlarımla şimdiki halim arasında ölüme yakınlıktan başka ne fark var. Doğru, belki hayatım yazılsa şu yaşlı halimle Selma Hanım diye çağrılıyor olurum. Evet, yolculuğa çıkan Selma Hanım... Öncelikle kendi geçmişine giden tozlu, taşlı ve derin çukurlarla dolu yollarda geziyor ve sonra her zaman çok sevdiği trenle gelececeğine yolculuk ediyor.

 

            3

            "Doğu Ekspresi kalkmak üzere..." ve devamında peron numarası duyuldu. Selma elinde kırmızı bavuluyla söylenen perona doğru ilerlemeye başladı. Peron kalabalık sayılırdı, yolculardan bazıları bu uzun yolculuk öncesinde birbirlerini tanımak adına hızlı davranmışlardı. İlerde yolcular arasında bir adam dikkatini çekti. Adama biraz daha dikkatli bakınca, Selma inanılmaz bir mutluluk hissetti. Sonunda özgürüm, dedi içinden. Artık yalnız seyahat edebilecek, araştırabilecek, fazla sorgulanmadan sorgulayabileceğim. Tıpkı güçlü Avrupa'lı kadınlar gibi... Demin gördüğü adamın yanına gitti ve konuşmaya başladı.

            "Siz de mi bu trenle yolculuk edeceksiniz?", Selma soruyu büyük bir keyifle sormuştu, cevabı bilmesine rağmen. Mutluluğu hissettiği zaman sevincini kendisine daima hatırlatırdı.

            "Evet. Sanırım öyle.", adam yüzünde utangaç bir tebessümle Selma'ya baktı. İkisi birlikte gülmeye başladılar. Daha sonra Selma biletini görevliye gösterdi. Kompartmanı konuştuğu adamınkiyle yan yanaydı. Sanki bir şeyden kaçıyor gibi hızla bindi trene.

            "Söyler misiniz, tren yolculuklarından hoşlanır mısınız?", Selma adamın kendisine ilgiyle baktığını görünce bu soruyu sormayı uygun buldu.

            "En sevdiğim seyahat aracıdır tren. Konforlu ve romantik..."

            "Sizinle aynı fikirdeyim."

            Selma, trene bindikten sonra adamdan kısa bir süreliğine ayrıldı. O çok sevdiği kompartmanlardan kendisine ait olana bavullarını koydu, sanki yeni bir eve yerleşmiş gibi özenle işlerini halletti. Odadan çıkmak üzereyken kapısına vurulduğunu farketti. Kapıyı açtı. Karşısında yaşlı bir bayan üzgün bir yüzle ona bakıyordu, elindeki kırmızı bavulu yere bırakıp konuşmaya başladı:

            "Ben... şey. Uzun bir yolculuk olacak. Sizinle tanışıp, yolculuk boyunca beraber vakit geçirebileceğimi düşündüm.", kadın sözünü bitirdiğinde kırmızı bavuluna eğilip açılıp açılmadığını kontrol etti.

            "Memnun oldum. İnanın benimde böyle bir şeye ihtiyacım var. Tren yolculuklarını çok severim ama insanlarla tanışıp konuşmadan çekilmez olabilirler.", Selma yüzünde sevecen  bir gülümseme ile karşısındaki kadını inceliyordu. 

            Kadın birdenbire bir şeyden korkmuş gibi bembeyaz kesildi, bavulunu Selma'nın kompartmanına doğru itti: "Biliyor musunuz, yalnız başıma olmak beni korkutuyor bazen.", kadın korktuğunu hissettirerek titredi ve devam etti:

            "Bu tren neden bu kadar soğuk?"

            Selma karşısındaki kadının korkusunu görünce üzüldü. Kadın, tıpkı kendi gibi yalnızlıktan korkuyordu. Bu durumun kadın olmakla bir ilgisi var mıydı? Yoksa yalnızlık erkek, kadın ayırmaksızın tüm insanları mı korkutuyordu? Kadın birdenbire yüksek sesle kahkaha atmaya başladı, yine inanılmaz bir değişim geçiriyordu. Selma'nın düşüncelerini okumuş gibiydi:

            "Kadın her yerde, her zaman aynıdır. Korkak ve yalnızlığa mahkum... Kafanı yiyen dertlerden kurtuluş yok. Şimdi bir korkak gibi ölümü mü bekleyeceksin, yoksa hayata sarılıp, kendine yaşama sebepleri mi bulmaya çalışacaksın? Ama unutma, hayata sarılmak bir kadın için başkaları uğruna yaşamaktan başka bir şey değildir. Annen gibi kendini ailene adayabilecek misin? Hiçbir beklentin olmadan onlar için yaşayabilecek misin?"

            Selma kompartmanın daraldığını hissediyordu, her şey üzerine geliyor gibiydi. Karanlık... Nefes alamama, bıkkınlık ve boşluk. Üzerinde inanılmaz bir ağırlıkla karanlık bir kuyuya düşüyordu. Anne ve babasının ölümü ile yaşadığı sıkıntıyı şimdi de yaşıyordu. Kompartman bir apartman dairesine döndü, karşısındaki kadın ise yere yığıldı:

            Bir kayıp daha... Teyzemin yere yığılışını görünce bağırmış olmalıyım. Komşumuz sesimi duyup gelmiş, yerde ölü yatan teyzeme bir şey yapılamayacağını anlatıp beni tekrar yaşama döndürmeye çalışıyor. O kuyudan çıkarmaya çalışıyor. Ve ben kurumuş yaramın tekrar kanamaya başlamasıyla, bir kere daha o istediğim yolculuğu yapamıyorum. Bir kere daha vazgeçiyorum. Bir kere daha hayal kırıklığına uğruyorum, karamsarlığa zincirleniyorum...

 

            4

            Selma Hanım sabahın ilk ışıklarıyla yatağından kalkmıştı. Yorucu bir gece geçirmişti yine. Uzun bir süre yatağının üstünde oturup pencereden dışarıyı seyretti. Ağaçların üzerinde uçan kuşların özgürlüğüne bir kez daha imrendi. Daha sonra yapacağı yolculuğu aklına getirerek mutlu oldu. O da kuşlar gibi özgür olacaktı işte... Bugün dışarı çıkıp yolculuğu için gerekli olan birtakım şeyler almaya karar vermişti. Sabahtan öğlene kadar evle ilgili bazı işlerini hallederek vakit geçirdi. Ufak bir temizlik yaptı, gücünün yetebildiği kadar görünürdeki tozları almaya çalıştı. Yatağını ve odasını düzenledi. En sonunda dışarı çıkma vakti gelmişti. İki sokak ötedeki kitapçıya kadar yürüdü. Oradan yolculuğu sırasında okuyacağı bir kitap almak istedi. Türk Edebiyatı klasiklerine göz gezdirirken çoğunu okuduğu bu romanlar arasından hiç okumadığı birini veya hatırlayamadığını almak istedi. Her zaman severek okuduğu Halide Edip Adıvar'ın romanlarına baktı. İlk dönem eserlerinden Handan'ı biliyordu, ama nedense o an içinde o kitabı alma isteği uyandı. Kitabı alıp dükkandan çıkarken konusunu iyice hatırlamıştı. Mektuplarda yaşayan bir kadının hayat hikayesi...

            Handan sonsuza kadar yaşayacaktı. Sonsuza... Selma Hanım sokakta yürürken birden başı döndü, çabucak kendini iki adım önünde duran banka bıraktı. Kendini iyi hissetmeye başlayınca ayağa kalktı. Karşı sokaktaki kırtasiyeden alacakları ile birlikte yolculuk alışverişini tamamlamış olacaktı. Çizgisiz, temiz bir defter ve bir dolma kalem almayı kafasına koymuştu. Ayrıca bankta otururken aklına gelen fikri eve döner dönmez uygulaması gerekiyordu.

            İşlerini halledip kendinden beklenmeyecek hızlı adımlarla evine döndüğünde nefes nefese kalmıştı. Koltuğa oturup biraz dinlendi. Daha sonra masasının başına geçip defterin sayfalarını koklamaya başladı. Dolma kalemi eline aldı ve...

            "Uzun bir zaman sonra ilk defa kendini bu kadar fazla süre televizyonun başında bulmuştu Selma Hanım. O akşamın diğer akşamlara benzemesini istememişti.", kalemi elinden bırakıp kağıda baktığında yazısının güzelliğinin hiç bozulmadığını farketti. Eski yazdıklarını düşündü, sonra onlara bakma isteği duydu. O kilitki dolabın arkasında bir daha bakılmamak, hatırlanmamak üzerine kaldırılmış o kırmızı bavulun içindekilere... Dolaba doğru yavaş yavaş ilerledi ve ses çıkarmadan kilidi çekmecesinde gizlediği anahtarla açtı. Kendini garip hissediyordu. Dolabın dibinde duruyordu kırmızı bavul. Acaba, diye düşündü. Hiç yerinden oynamış mıdır? Yoksa yıllar önce oraya koyduğum gibi mi hala? Her şeyiyle eski kalabilmiş mi? Ya da benim gibi yaşlanmış mı? Bavulu masasının üstüne getirdiğinde uzun uzun ona baktı, elleriyle dokusunu bir kez daha hissetti. Ve sonra açtı. İçindeki düzensiz kağıtlar arasında "günlük notlar" başlıklı defterini buldu:

            " Annem ve babamla mutluyum."

            "Bugün yine onunla karşılaştım, sanırım..."

            "Bir daha asla günlük yazmayacağım... Asla!", sayfaları tek tek çevirip seçtiği cümleleri okuyordu. Hüzünlendi, ağlamaklı bir halde sayfaları çevirmeye devam etti. Son okuduğu cümleyi anne ve babasını kaybettiği dönemde yazmıştı. Çok iyi hatırlıyordu o zamanı, hiçbir şeyden zevk almayacağını anladığı o korkunç dönem, koskoca bir kızdı. Fiziksel ve biyolojik anlamda büyümüş, ama ruhsal anlamda hep çocuk kalmış... Günlüklerinde yaşamaya çalışan bir insan, sonra o günlüğe bile yüz çevirecek olmuş. Baksana nasıl da sert bir şekilde "Asla!" diyor. Hayatın bu "Asla!"ların hiçbirini kabul etmediğini yeni yeni öğreniyor. İşte bir arka sayfa hemen ertesi gün yazılmış:

            "Sen benim tek varlığımsın. Sen bensin, ben de senim..."

            "O korkunç dönemin acılarını silemesem de kendimi biraz daha iyi hissediyorum."

            "Yarın onunla dışarı çıkacağım, güzel bir gün olacak eminim.", Selma Hanım işte bu geçişi çok iyi hatırlıyordu. İkinci darbe, hayatla bağlarını yeniden kurmuşken ona vurmuş ve onu bitirmişti.

            "Bugün teyzem öldü.", Selma Hanım defterini ve diğer kağıtları yine düzensiz bir şekilde kırmızı bavulun içine tıktı. Akşama kadar masa başında yeni aldığı defterine yazı yazdı. İşini bitrdiğinde rahatlamıştı. Kırmızı bavulu açıp yeni defteri ile dolma kalemine özenle yer ayırdı ve bavulu kapatıp yatağına doğru yürüdü. Yolculuğu için hazırladığı bir iki giysi için ayrı bir bavul hazırladı. İçine ihtiyaç duyabileceği günlük kullanım birtakım eşyalarını da koydu. Giyeceği beyaz kıyafeti de yatağının yanına hazırladıktan sonra yatağa uzandı. Ve bir süre yeni günü ve çıkacağı yolculuğu hayal etti.

 

            5

            "Doğu Ekspresi kalkmak üzere..." ve devamında peron numarası duyuldu. Selma Hanım elinde kırmızı bavuluyla söylenen perona doğru ilerlemeye başladı. Peron kalabalık sayılırdı, yolculardan bazıları bu uzun yolculuk öncesinde birbirlerini tanımak adına hızlı davranmışlardı. İlerde yolcular arasında bir kadın ve bir adam dikkatini çekti. Kadının adama bakarken hissettiği mutluluğu hissetti. Biraz sonra adamın yanına giden kadının konuşmasını çok net bir şekilde duyabiliyordu:

            "Siz de mi bu trenle yolculuk edeceksiniz?", kadın soruyu büyük bir keyifle sormuştu, belki de cevabı biliyordu. Bu tip kadınlar mutluluğu hissettiği zaman sevincini kendilerine daima hatırlatırlardı. Selma Hanım kadının bu tavrına yakınlık duydu.

            "Evet. Sanırım öyle.", adam yüzünde utangaç bir tebessümle kadına baktı. İkisi birlikte gülmeye başladılar. Daha sonra kadın biletini görevliye gösterdi. Kompartmanı konuştuğu adamınkiyle yan yanaydı. Sanki bir şeyden kaçıyor gibi hızla bindi trene.

            "Söyler misiniz, tren yolculuklarından hoşlanır mısınız?", kadın adamın kendisine ilgiyle baktığını görünce bu soruyu sormayı uygun buldu.

            "En sevdiğim seyahat aracıdır tren. Konforlu ve romantik..."

            "Sizinle aynı fikirdeyim."

            Selma Hanım, trene biner binmez, o çok sevdiği kompartmanlardan kendisine ait olana bavullarını koydu, sanki yeni bir eve yerleşmiş gibi özenle işlerini halletti. Daha sonra garip bir huzursuzluk hissetti ve birden kompartmandan dışarı çıktı. Elindeki ağırlığı hissetti, kırmızı bavulu yanına almıştı. Trenin içinde ilerledi ve bir kompartmanın kapısına vurmaya başladı. Kapıyı açıldı. Karşısında az önce trene girmeden gördüğü kadın duruyordu, elindeki kırmızı bavulu yere bırakıp konuşmaya başladı. Fakat ne konuştuğunu anlamıyordu, hiçbir şey duymuyordu. Sadece hareketler ve yüzler... Karanlık ve soğuk...

            "Bu tren neden bu kadar soğuk?"

           

            6

            Günün ilk ışıkları etrafı aydınlatmaya başladığında Selma Hanım daha uyanmamıştı.  Yolculuk için hazırladığı bavullar ve temizlenen oda, yatakta hareketsiz yatan kadına bakıyorlardı. Odanın sessizliğine karşı savaş açmış olan saat Selma Hanım'ı uyandırmaya çalışıyordu. Fakat Selma Hanım bir daha uyanmayacaktı. O beklediği yolculuğa çıkmıştı çoktan...

------------o0o------------