Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

KAPANAN YARA

yıl: 
2007
Yazar: 
Nur Çakmakkaya
derecesi: 
Mansiyon 4



‘Hayır’ dedi, ‘evet senelerdir onu seviyorum, evet ondan başkasının beni sevmesini istemiyorum, evet o beni bıraktı, başkalarıyla da birlikte oldum, hayatlarını birleştirmek isteyecek kadar çok sevdiler beni, ama hepsinde o’na benzemeyen bir taraf buldum yollarımı ayırırken, ve gözyaşı dökmedim ardından hiçbirinin, özlemedim bile. Ama hayır. Bu gereksiz tesadüf onu tekrar görmeme sebep olamayacak, onu görsem de görmesem de seveceğim ama görmeden sevmek daha az canımı acıtacak buna eminim, en azından beş senedir olan bu, hayır, onu tekrar görmeyeceğim.’

Leyla, Rüya’yı dinlerken, bir kadının bunları yaşarken, en yakın arkadaşına bile fark ettirmeyecek kadar güçlü olabileceğine inanamıyordu. Aşık bir kadın, onca sene nasıl söylemezdi içinde yanıp duran bu ateşi, nasıl kokusunu salıvermezdi bu isli dumanın dışarı, nasıl saklayabilirdi bunca sene, tam beş sene..

Tahta jaluzileri ve duvarı kaplayan kütüphanesinde düzgünce sıralanmış kitapları, şöminenin üzerinde yarısına kadar erimiş mumları, üzerine beyaz ketenden serilmiş geniş kumaş parçalı, yumuşak olduğu minderlerinin içeri göçük olmasından belli olan geniş koltukları olan bu büyük salon, iki köşesindeki büyük abajurlarıyla aydınlanmaktaydı. Bu oda doluydu, duygu doluydu, ne en ince detayına kadar uğraşılmış bir takıntılı bir dekorasyon ürünü, ne de alelade, toplama parçalardan hazırlanmış hazmı zor bir havası vardı. Doluydu oda, orada biri gerçekten yoğun şekilde yaşamaktaydı.

Tahta jaluzilerin arasından, denize bakan pencereden adaların ışıltıları gözüküyordu gecenin karanlığında. Pırıltılı taşlarla süslü bir gece elbisesini andıran görüntüye bakarak anlatmaya devam etti Rüya.

            ‘Bundan tam beş sene önce, beni terk edeceğini günler öncesinden anlamıştım, sanki o ellerimi sıkıca tutup gözlerini gözlerime dikip ‘Ne olur hiç ayrılmayalım’ diyen adam o değilmiş gibiydi. Ne gözlerini gözlerime dikti, ne bunun farkında olup, can çekişir gibi çırpınan beni, teselli edecek bir tek söz çıkmadı ağzından. O kadar çok sevdim ki onu, ne bir kere sorabildim, her şey yolunda mı diye, ne bir kez kızabildim benden bu kadar uzaklaşan o adama, sadece bekledim sessizce, soramadım ben, sustum, ne yaptıysa yapılmayası ve ne yapmadıysa bir ilişkide yapılması gereken, ben hep ama hep sustum’.

Rüyanın gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama ne suratında ne de sesinde ağladığını gösteren tek bir belirti yoktu.

‘Korktum bir gün bittiğini söylemesinden, cesaret edemedim korkularımla yüzleşmeye.’

Leyla, hayatında okuduğu ve okuyacağı hiçbir romanda kendisini tatmin edemeyecek kadar büyük bir aşk hikayesini, dudaklarını kıpırdatamadan, tek kelime söylemeden dinliyordu. Kızmalı mıydı bunca sene ondan bunları sakladığı için, tebrik mi etmeliydi  yoksa dünya üzerinde çenesini tutup ta duygularını kendi içinde yaşamayı tercih eden tek kadın olduğu için, kestiremiyordu.

‘Beş sene Leyla, her gece onla yatıp, her sabah onla uyandım, şimdi sıradan bir sabah yürüyüşünde karşıma çıktı, çok sevindiğinde gözlerini kıstıran o tatlı gülümsemesiyle, liseden sıra arkadaşını görmüş gibi, sarıldı sevinçle. O ne dedi, ben lafa ne zaman girdim, ne dedim, nasıl davrandım, ne tepki verdim bilmiyorum hatırlamıyorum. Tek bildiğim benimle mutlaka görüşmek istediği.’

Leyla, şimdiye kadar sadece izleyicisi olduğu bu hikayede, kendisinden beklenmeyecek kadar sakin bir ses tonuyla ilk kez girdi araya, ‘Onu bir daha görmek istemediğine emin misin Rüya?’

‘Görmek istediğimden, hatta ona saatlerce sadece bakmak ve başka hiçbir şey yapmamak istediğimden çok eminim Leyla. Beni arayacağından da eminim, beni çağırıp beraber vakit geçirmek isteyeceğinden de. Ama ben şu an çektiğim acının daha fazlasını çekmek istemiyorum, onu görmemek benim için en iyi olanı. Hayat çok yaraladı beni, önce annemle babamın sevgisini kaybettim, sevemediler hayata bakış açımı, uzaklaştık hızlıca, sonra ne benim onları arayacak hayranlığım kaldı onlara, ne onların bana kucak açabilecek kadar sevgisi. Sonra en yakın arkadaşım gitti hayatımdan. En yakın arkadaşını, sevdiği adamdan kıskandı, arkasını döndü ve gitti ailesinin sevgisini kaybetmiş bir insanın arkadaşa tam da en çok ihtiyacı olduğu anda. ‘Aşk’ onun bahanesi, kızamadım hiç, yargılamadım. Sonra ise o gitti, niye gittiğini bile söylemeden.’

‘Ona bunca senedir duyduğum aşktan haberi yok, söylesem de inanmaz zaten. Anlayacağın Leylacım, aşkı yakıp kavuran bu adam bilmiyor bu kadar sevildiğini ve onu görmemek benim için en doğru olanı.’

Cümlesini tamamlarken bu büyülü ortamı bıçak gibi kesen telefon sesiyle irkildi ikisi de. Rüya karşılaştıkları sabahın akşamında aramasını beklemediği için sakindi ama Leyla dinlediği hikayenin onda yarattığı adrenalinle, hikayeyi doruk noktasına taşıyacak en önemli parçanın tamamlanmasını istercesine, çalan telefondan en yakın arkadaşını duygu komasına sokan bu adamın sesinin gelmesini istiyordu.

 Rüya telefonuna baktı, ve o donuk bakışı hiçbir şaşkınlık ya da heyecan ifadesi takip etmedi. O sanki bu aşkı tek başına yaşıyor ve aşık olduğu adam sanki yaşamıyormuş gibi davranıyordu Leyla’ya göre. Oysaki bu kadar büyük bir aşk gerçekten susturabilir ve durdurabilir miydi insanı, Leyla ihtimal vermiyordu, ve telefon susmadan Rüya’nın cevap vermesini diliyordu tüm kalbiyle. Çünkü ona göre insan, yaptıklarından değil, eğer yapmadıklarından pişman olursa, gerçek pişmanlığı ve acıyı yaşardı. Ona göre yaptıklarınız ortadadır ama yapmadıklarınız ise hep muamma. Bir insan ‘keşke’ diyorsa eğer çok büyük bir istekle, o yapmadığı bir şeyden duyduğu pişmanlıktan kaynaklanır derdi Leyla hep ve Rüya da tam şimdi bunu düşünüyordu. Herkesin onu bırakıp gittiğini düşündüğü yaşamında, yanında şu an Leyla vardı ve belki de onun için en önemli anlarından birine tanıklık ediyordu.

Telefonu çalmaya başladığı andan itibaren, kafasından geçen bin bir düşünceden en sonuncusu Leyla’nın yapılmayanlardan pişman olma teorisiydi ve bu teori Rüya’nın çalan telefona cevap vermesine karar verecek son noktayı koydu.

Bu hikayeyi anlatırken, yüzünde ve sesinde ağladığına dair hiçbir belirti göstermeyen Rüya, şimdi de aynı ustalığı telefon konuşmasında gösteriyordu. Sakince konuşuyorlardı, sanki o telefonun diğer ucundaki adam değildi Rüya’nın bunca yıl sevip acı çekmesine sebep olan. Leyla gecenin başındaki gibi yine taktir mi etmeli yoksa kızmalımı bu insana ikilemini tekrar ederken, Rüya buluşacakları yerin adresini yazdı ve telefonu kaparken, onla buluşmamakta kararlı olduğunu söyleyen en yakın arkadaşının, sevdiği adamın sesini duyduğu anda bu kararlılıktan eser kalmayan yanını görünce, ‘ne kızmalı ne taktir etmeli, acımalı haline’ diye düşündü Leyla arkadaşının bu korumasız halini görünce.

Hiçbir şey söylemedi Rüya, odasına girdi, dolabının kapağını sanki taptığı adamla buluşmayacakmış gibi açtı, kıyafetlerine dokunmadan, hepsine tek tek baktı, uzun siyah saçlarını açık bıraktığı beyaz keten elbisesine uzandı eli.

Evden çıkarken, salonda oturan Leyla’ya baktı ifadesizce. Tek kelime söyleyemedi, çantasını aldı ve gitti. Leyla ilk kez onu bu kadar güçsüz görüyordu ve elinden hiçbir şeyin gelmeyeceğini bilmesinin çaresizliğiyle, tahta jaluzilerin arasından taksiye binen Rüya’nın arkasından bakıp, birkaç dakika sonra, bu eve, Rüya’nın dünyasına pervasızca yerleştiğini düşündüğü sessizliğe uyum sağlayan yavaş sakin adımlarla koltuğun kenarına bıraktığı ceketini aldı ve kapıyı sessizce kapayarak evden çıktı.

Rüya, arka koltuğunda kimsesiz bir çocuk gibi kıvrıldığı taksiyi, sahil yolunda, yağmur damlaların camlara vurduğunu fark ettiği anda, çok önemli bir toplantısına geç kalmış birinin uykusundan uyanırken yaşadığı aceleyle durdurup, koşar adımlarla, kıyıya sertçe çarpan dalgaların sesine doğru gitti, bedenini kaybetmiş bir ruhun ait olduğu yere yetişmeye çalışırcasına.

            Yağmurla bütünleşti vücudu, dudakları morardı soğuktan, bacakları tir tir titredi sabahın ilk ışıklarına kadar hatta uyuştu parmakları, tek bir sigara bile yakamadı, aslında yakmak ta istemedi ruhunu terbiye etmek istercesine. Sadece baktı delice savrulan dalgalara, şimdiye kadar hiç dikkat etmediği bütün göğü saran o koca buluttan inen damlalara tek tek baktı, telefonunun sesini bile duymadı, öte dünyalara düştü yolu, ruhunu aradı sabaha kadar, bedeni sadece oturdu ama o diyar diyar gezdi milyonlarca damlanın üzerinde.

            O büyük gecenin en büyük sırdaşı, o koca bulut çekildi ağır ağır, küçük kızına bisiklete binmeyi öğreten annenin usulca bisikletin selesini bırakır gibiydi sanki. ‘Artık ayaklarının üstünde durma vakti geldi’ dedi Rüya’ya, günün ilk ışıklarıyla beraber, açtı gözlerini Rüya, gerindi, ayağa kalktı, yüzüne ılık bir esinti dokundu, dudakları oynamadı hiç ama gözleri gülümsedi, aylar yıllar sonra belki ilk defa. Ruhu geldi buldu bedenini, bütün iliklerine kadar hissetti uzun zamandır kaybettiklerinin geri gelip yerli yerine oturduğunu. Unuttuğu huzuru yeniden yaşadı bütün varlığıyla.

            Şimdiye dek unuttuğu bir yavaşlıkla attı adımlarını, daha dikkatli baktı etrafına her adımının tadına varmak istercesine ve görmeyi ihmal ettiği her şeyi tekrar keşfedercesine.

            Evinin olduğu sokağa adımını atarken durdu. Şimdiye dek, kaybettiği ruhunu  bulmayı arzulayarak koştuğu evine baktı,  tahtına kurulmuş ve bir daha uzaklara gitmeye pek niyetli gözükmeyen ruhunun biraz daha gezmeye hakkı vardı. Hazine bulmuş bir paragöz sessizliği ve hınzırlığıyla yol aldı. Leyla ile tanıştırmak istediği kalıcı bir misafiri vardı.