Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Mutluluğu Bulan Adam

yıl: 
2008
Yazar: 
Clovis [Enver Akgül]
derecesi: 
Mansiyon 2



Uzun zaman önceydi. Ne yazı bulunmuştu yaşananların uçup gitmesini engelleyen, ne para vardı ortalıkta, insanı doğasından koparan.İsimler bile konmamıştı daha, birbirimize seslenmemizi sağlayan. Dinler de yoktu henüz, medeniyetleri birbirine düşüren. Hatta Tanrı bile yoktu görünürlerde hani ademoğlunu çamurdan yaratan. Ama insanlar vardı yine de, şimdiki kadar çok olmasalar da. Tek tüktüler, ısıtamamıştılar küreyi henüz, bunu başaracak kudrete ve onun vurdumduymazlığına yabancıydılar uzunca bir süre için. Fakat yine de vardılar, çok da farklı değildiler üstelik bizden. Seviyordu erkek karşısında güzel bir kızı bulunca, heyecanlanıyordu ansızın göz göze gelince. Ya da kız kaçırıveriyordu aniden bakışlarını, yakalandığını hissedince. Gülüyorlardı hep beraber yeni bir can doğunca ve ağlıyorlardı bir başlarına sevdiklerini kaybedince.

O da hayattaydı hikaye yazılmadan çok önce. Yaşıyordu bir başına tarlası ile uğraşarak ve  yaşamayı umuyordu yaşlanıp ölene ya da tarlası onu beslemeyi bırakana dek.Ve onun da bir öyküsü vardı anlatılmayı bekleyen. Biraz da okunulmayı isteyen.

 

Uyandığında iyice sersemlemişti. Ellerinden destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı ama nafile. Uyku tüm vücudunu uyuşturmuştu. Güneş tepeye vardığından beri uyumaktaydı ve  gökte yıldızlar belirmek üzereydi.

Günün ilk ışıkları ile uyanmış, kendisine eşlik eden doğanın cıvıltılarıyla tarlasına ulaşmıştı. Önünde çapalaması gereken büyük bir alan vardı ve vakit de giderek daralmaktaydı. Tarlayı öngörülen zamandan önce bitiremezse tohumları zamanında ekemeyecek, bu durumda uzun kış için gerekli ürünü saklamasını tehlikeye atacaktı. Hatta olası bir gecikmeden doğacak olan bu sıkıntı onu çok sevdiği tarlasından başka diyarlara bile sürükleyebilirdi. Bu yüzden öngörülen zamana kadar tarla ekime elverişli hale getirilmeliydi. Bu da çok çalışma demekti.

Öngörülen zaman demişken, ona önünde kaç günü olduğunu sorsak cevap veremezdi bize. Ne sayı bilirdi, ne gün kavramını. Fakat onun da kendine göre, bizim anlayamayacağımız bir zaman anlayışı vardı. Ayın çevresindeki aydınlık miktarına göre zamanı bölümlere ayırmıştı. Bulutlu havalar işini biraz zorlaştırıyordu ama genelde çok dakik olmasına gerek kalmadığı için, bu durum çok büyük sorunlara yol açmıyordu. Kısacası, ayın çevresindeki aydınlık yok olana kadar tarlasını hazır hale getirmeliydi ve tüm bu uykunun sorumlusu da bu gereklilikti.

Bu gereklilik yüzünden  tarlaya geldiği andan itibaren hiç durmadan çalışmış, güneş tepeye varınca da ara verip bir ağacın altında  yanında getirdiği meyveleri yemeğe koyulmuştu. Karnı şişene kadar hiç durmadan yemiş ve sonunda üzerine çöken yorgunluğa direnemeyip oracıkta uyuya kalmıştı.

 

Sonunda çabaları sonuç verdi. Usulca ayağa kalkıp çevresine bakındı. Etraf giderek kararmaktaydı ve çıplak bedeni akşamın serinliğinin saldırısı altındaydı. Hafif bir titremeyle sarsıldı, yavaş ama emin adımlarla yürümeye başladı. Gideceği yer belliydi. Her gün tarladan eve dönerken aynı yolu takip ediyordu.

Tarlasından evine doğru giden patikaya saptığında burnuna alışık olmadığı bir koku çarptı. Bu güne kadar dönüş yolu üstünde içine çektiği, etraftaki bitkilerin kokusuyla kaynaşmış yoğun toprak kokusundan farklı bir tat vardı burnunda. Tarif edemediği, tamamen yabancı olduğu bir tat.

Aniden artık bir rutin haline gelmiş rotasını değiştirip kokunun geldiği yöne doğru seğirtti. Evet burnu yanılmamıştı. Koku, yayılış yönü önünde dikilmiş duran irili ufaklı kayaların arkasından geliyordu ve karşı konulmaz bir şekilde koklayanı kendine doğru çekiyordu.

Burnunun rehberliğinde kayalardan oluşan setin önüne vardı. Kısa bir incelemeden sonra tırmanmaya nereden başlayacağına karar verdi. Önünde yükselen, aşılması en zor kayanın üstüne zıplayabilmek için dizlerini kırıp, kendini topraktan yukarı doğru itmesini sağlayacak gücü toplamak için bir süre bekledi. Kendini hazır hissettiğinde ileri doğru zıpladı ve kendini kayanın tepesinde buldu. Bu noktada yabancı koku daha yoğundu. Burun deliklerini sonuna kadar genişletip, derin bir nefesle beraber kokuyu içine çekti. Bir an önce kayaları tırmanıp kokunun kaynağını bulmalıydı.

 Bundan sonrası kolaydı, birkaç ufak kaya. Sıra ile hepsini geride bırakıp kokuyu bunca zaman gerisinde saklayan engelin zirvesine ulaştı ve ay batıp, önünde uzanan ve içine çektiği kokunun kaynağı olan görüntü iyice kararana dek, öylece bakakaldı. Aynı manzarayı binlerce yıldır hayranlıkla izleyen kayalarla yarışırcasına hareketsiz ve bir o kadar da sessizce.

 

Kulübesine döndüğünde hala gece boyunca seyrettiği manzaranın büyüsünden kurtulamamıştı. Gördüklerine inanamıyordu. Ayın görüntü üstündeki parıltısı, bilinmeze doğru akıp giden altın bir ırmak, gördüğü her ayrıntı aklını başından almıştı. Daha önce hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Aynı zamanda görüntünün yabancılığı ve içinde barındırdığı gizem  onu ürpertiyordu.

Bu duygu karmaşası içinde, uyanır uyanmaz kayalara tırmanmaya karar verdi. Tarla biraz daha bekleyebilirdi. Az önce tanık olduğu bilinmezlik tüm gelecek korkusuna baskın çıkmıştı. Artık ne kışın yaşayabileceği açlık umurundaydı, ne de başka bir şey. Varsa yoksa o görüntü.Bir an önce sabah olması için uyumaya karar verdi, taşın üstüne serdiği koyun postunun üstüne uzandı ve uykunun kucağına kendini bıraktı.

            Yine doğanın cıvıltısı ile güne merhaba demişti. Fakat bu sabah daha öncekilerden çok farklıydı. Ayın geçiş töreni süresince gözünü ayıramadığı uçsuz bucaksız düzlük rüyasında da önüne serilivermişti. Bu sefer görüntüyü uzaktan izlemekle yetinmemiş, ona yaklaşmıştı da. Rüyasında bir kuş sürüsü ile beraber düzlüğe yatay bir şekilde uçuyordu. Kuşlarla beraber oluşturduğu ve başını kendisinin çektiği sürü, süzülerek üzerinden geçtiği yüzeye yaklaşmaktaydı. Ve tam yüzeye doğru süratli bir dalışa başlamıştı ki irkilerek uyandı. Rüyadan geriye sadece kuş cıvıltıları kalmıştı.

            Hemen yattığı yerden doğruldu ve tarlasına doğru yola koyuldu. Aslında bu sefer rota tarlası değil, kayalıklardı. Ulaşım aracı olarak ilk defa koşmayı tercih ediyordu. Acele etmek, bir yere vaktinde varamamak gibi kavramlar o devirde henüz icat edilmemişlerdi. Bu yüzden bir yere koşarak gitme eylemi olağandışı bir duruma işaretti. Hoş, koşmaktan nefes nefese kalmış kahramanımızın suratındaki her ayrıntı, onun tekdüze sürüp giden hayatının artık bir yol ayrımında olduğunu göstermekteydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, alnını iki parçaya ayıran damar alabildiğine şişmiş ve çenesi, dişlerinin hedefe varmaktaki kararlılığı somutlaştıran baskısıyla genişlemişti. Birisi yoldan geçerken onu bu halde görse alnındaki damar patlamadan ya da dişleri baskıya dayanamayıp un ufak olmadan önce onu durdurmak ister, fakat bunu beceremezdi.

Gücü tükenmek üzereydi, biraz yavaşlayıp, soluklandı. Kayalar tüm çıplaklıkları ile karşısındaydı. Koşarken farkına varamamıştı ama koku yine her yeri sarmıştı. Tüm vücudu ile kokuyu içine çekti. Derin bir nefes aldı. Son bir gayret için ihtiyaç duyduğu itici güç bu nefeste saklıydı. Kokunun kaynağına bir an önce ulaşabilmek için birkaç adım daha attı ve sonunda hedefe vardı. Son bir gayretle kendisini rüyalarından ayıran engeli aştı ve yorgunluğa daha fazla dayanamayıp bir kayanın üstüne seriliverdi.

            Bu sefer çok uyumadı. Gece boyunca izlediği görüntüye bir de gündüz gözüyle bakmak istiyordu doya doya. Tüm bu istek ve heyecan uzun süre uyumasını mümkün kılmadı. Kalkar kalkmaz önünde uzanıp giden görüntüye yoğunlaştırdı dikkatini. Dün gece kıpırtısız bir şekilde önüne serilen görüntü bugün hareketlenmişti. Kıpırtısız lacivert çarşafın yerini beyaz köpüklü bir görüntü almıştı. Görüntüyü tek düzeliğinden kurtaran beyaz köpüklerin sorumlusu rüzgar, kokuyu daha da karşı konulmaz bir şekilde etrafa taşıyordu.

            Dün geceki hareketsiz bir şekilde etrafı dolduran düzlük ile yeni doğan günle beraber hareketlenen kütle birbirinden oldukça farklıydı. Bu değişim kahramanımızın heyecanını ve korkusunu bir nebze daha arttırmıştı. Neydi bu uzayıp giden, uçsuz bucaksız, değişken kütle? Toprağın ve bitkilerin birleşmeleriyle ortaya çıkardığı kokuyu tek başına bastırabilen bu maviliğin kaynağı neydi? 

Tüm bu sorulara cevap bulmak için bir önceki gün hareketsiz bir şekilde dikildiği kayadan aşağıya doğru inmeye başladı. Arkasında bıraktığı her kayayla beraber rüzgar biraz daha sertleşiyordu. Daha önce sadece bir koku kaynağı olarak algıladığı kütlenin hiçte azımsanmayacak bir gürültü yaydığının farkına vardı. Bir önceki akşam ne bu beyaz köpükler vardı, ne de bu beyaz köpüklerin kayalara çarpıp parçalanması ile oluşan gürültü. Kulakları rahatsız eden bu curcuna onun cesaretini biraz kırdı. İnişini durdurdu ve düşünmeye başladı. Birgün önce hareketsiz ve sessiz bir şekilde bekleyen, bugün ise köpürüp çevreyi inleten bu görüntünün kaynağı neydi? Altında neler gizliyordu?

Eline bir taş aldı ve sorularına cevap bulabilmek için tüm gücüyle sonsuzluğa doğru fırlattı. Taş havada süzülerek beyaz köpüklere doğru yaklaştı, yaklaştı ve sonunda akıp giden görüntüyü yararak gözden kayboldu. Attığı taş yok olmuştu.

İlk tepkisi suçu çevredeki taşlara atmak oldu. Kendinden emindi. Bu taşlar bulundukları yerlerden kaldırılıp başka bir yere atıldıkları zaman, düştükleri yerde yok oluyorlardı. Bu teorisini doğrulamak için eline gelen ilk taşı aldı ve bu sefer tam ters tarafa, kayalara doğru fırlattı.Sonuç şaşırtıcıydı. Taş, attığı yerde bulunan kayaya çarpmış ve öylece, yeni yerini yadırgamadan durmuştu.

Aklı iyice karışmıştı. Neydi bu görebildiği her yeri kaplayan ve kendisine değen nesneleri yutan kütle? Acaba dün gece hareketsiz bir şekilde durduğu anda taşı fırlatsa yine aynı şekilde yutar mıydı yoksa bugün köpürdüğü için mi yutuyordu? Bu soruya cevap verebilmek için kütlenin sakinleşmesini beklemeye karar verdi ve olduğu yere çömeldi.

Zaman geçmek bilmiyordu. Lacivert kütlenin sakinleşmeye niyeti yok gibi gözüküyordu. Bekledi, bekledikçe köpüren sonsuzluğun gürültüsü başını ağırttı. Kayalara çarpan, dün akşamki düzlükle tezat oluşturan her yükselti, başının ağrısını dayanılmaz hale getiriyorudu. Tam sabrı tükenmek üzereydi ki gürültü azalmaya başladı. Artan sakinlikle birlikte çevreye yayılan koku da bir önceki günkü düzeyine inmeye başlamıştı. Zaman akıp geçerken, uçsuz bucaksız düzlük üzerindeki beyazlıkları da yanında götürüyordu ve sonunda geride tek bir beyazlık bile kalmamıştı. Etraf yeniden sessiz ve hareketsizdi.

 

İşte karşısında yine dün akşamki görüntü uzanıyordu. Çevreyi ele geçiren sessizlik, insanı büyüleyen lacivert düzlük ve kişiyi kendine çeken yabancı koku kahramanımızı yeniden etkisi altına almıştı. Fakat zaman büyülenme zamanı değil, epeydir beklediği deneyini uygulama zamanıydı. Çevresine bakındı, düzlüğe fırlatmak için uygun bir taş aradı. Aradığı taş yerine eline bu sefer bir ağaç dalı geldi. Tüm gücüyle dalı sakince önünde serili duran yüzeye fırlattı. Soluk almadan hızla gerçekleşen  düşüşü izledi ve bir kez daha olduğu yerde çakılıp kaldı.

Yüzey bu sefer kendisine fırlatılan nesneyi geri çevirmişti. Dal öylece kayıp gidiyordu. İyice şaşırmış, aklı tamamen karışmıştı. Neler olduğunu bir türlü algılayamıyordu. Sabah saatlerinde fırlattığı taş gözünün önünde yok olup giderken,  ağaç dalı onunla dalga geçercesine, halinden  gayet memnun, lacivert zemin üstünde yalpalamaktaydı.

Şu iki gün içerisinde  yaşadıklarını bir daha gözden geçirdi. Önce değişik bir koku burnuna temas etmiş, onu kendisine doğru çekmişti. Kokuyu takip ettiğinde dümdüz uzayıp giden, ayın ışığını yansıtan bir sonsuzluğu karşısında bulmuştu. Tamamen yabancı olduğu bu manzara aklını başından alıp rüyalarına girmişti. Gece tüm vakurluğu ile karşısında duran kütle sabah kendisini kudurmuş bir şekilde karşılamış,çıkardığı gürültü ile başını ağrıtmış, daha da ileri giderek kendisine fırlatılan taşı da yutmuştu. Şimdi ise, gün boyuncaki davranışlarını inkar eder bir masumiyetle önünde duruyor, üzerine düşen ağaç dalını gezdiriyordu.

Bu kadarı fazlaydı, bir şeyler fırlatarak bir yere varamayacağını anlamıştı.Sonucu ne olursa olsun gizemi çözmeliydi, yoksa delirecekti. Artık tarla falan da umurunda değildi. Tüm geleceği, şu anki mutluluğu, hatta nefes almaya devam edebilmesi, şu soruları cevaplamasına bağlıydı: Neydi bu lacivert kütle ve nereye kaybolmuştu bir az önce fırlattığı taş ?

Yavaş yavaş kayalardan aşağıya doğru inmeye başladı. Bilinmezliğe doğru attığı her adımda korkusu biraz daha artıyordu. Kalbi deli gibi çarpmaya başlamış, soluk alıp verişi tamamen kontrolden çıkmıştı. Bir adım, bir adım daha...

Bir anda üzerinde durduğu kayalığın sağ tarafının, tarlasını kaplayan toprağa benzeyen ama ondan daha sarı bir örtü ile kaplı olduğunu fark etti. Sarı örtü ile gizemli lacivert belli belirsiz, sürekli yer değiştiren bir çizgi ile birbirinden ayrılıyordu. Bu çizginin uzandığı kısımdan gizemi çözmek daha kolay gözüktü gözüne. Kayalardan kıpırtısız yüzeye ulaşabilmek için atlamak gerekiyordu. Geri dönüş şansı yoktu. Fakat sarı örtüden küçük adımlarla lacivert bölgeye geçebilirdi.

Adımlarını hızlandırıp sarı kısma ulaştı. Yüzey, tarlasından biraz daha yumuşaktı, o kadar. Cesaretini toplamak için sarı tarlanın üzerine oturdu ve bakışlarını önünde çözülmeyi bekleyen gizeme kilitledi.

Aniden tüm kararlılığını arttıran bir gelişme oldu. Lacivert kısım ile sarı tarlayı ayıran çizginin üstünde az önce fırlattığı dal gidip gelmekteydi. Evet, bu bir işaretti. Sabah taşını yutan yüzey hatasının farkına varmış, kendini affettirmek için büyük bir incelikle ağaç dalını ona geri yollamıştı.  Açık açık bir davetti bu.Hiçbir şeye bu kadar sevinemezdi. Kahkahalarına hakim olamıyor, olmakta istemiyordu aslında. Dünya o ana dek bu kadar içten kahkahalarla inlememişti hiç. Artık daha fazla düşünmesine gerek yoktu, zamanı gelmişti.

Sonsuz bir enerjiyle ayağa fırladı. Koşar adımlarla dala doğru ilerledi.Büyük bir saygıyla eğilip, dalı yerden aldı. Dal hiç beklemediği fakat eline tanıdık bir serinlik hissi veren bir sıvıyla kaplanmıştı. Dikkatle elinde tuttuğu dala baktı. Üzeri damlalarla kaplıydı. Kafası yine karıştı.Yoksa tüm bu lacivert kütlenin kaynağı tarlasını yıkayan yağmur muydu? Ağaç dalını büyük bir şefkatle tuttuğu elinden yere bıraktı. Islanma sırası şimdi kendisindeydi.

İlk olarak ayak baş parmağını lacivert yüzeye yaklaştırdı. Biraz daha, azıcık daha...Hafifçe irkildi, ayağını hemen geri çekti. Bunda  lacivert zeminin soğukluğundan çok, kendisine dala yaptığı muameleyi yapmaması etkili olmuştu. Parmağı aynı fırlattığı taş gibi zeminin içine doğru girmişti, fakat kaybolmamıştı. Yukarıdan baktığında zeminin altında bulanıkta olsa parmağını görebilmişti.

 Ne demek oluyordu bu şimdi? Geri gönderilen dal sadece bir şaşırtma mıydı? Lacivert gizemin kendisine olan kızgınlığı devam mı etmekteydi hala? Aklı iyice karıştı, hatta korktu. Ama yılmadı. Büyük bir cesaret örneği göstererek ayağının tamamını zemine soktu. Soğuk zemin ayağını ısırıyordu. Birkaç kere daha ayağını yüzeye batırıp çıkardı. Evet tahmini doğruydu, gizemin kaynağı tarlasını ıslatan yağmurdu. Tüm korkusunun kaynağının, her gün defalarca kez içtiği sudan ibaret olduğunu anlayınca kendine güldü. Fakat bir anda aklına kaybolup giden taş geldi.Sonra suyun sabahki öfkesi, çıkardığı gürültü. Tüm bunlar görüntünün tek kaynağının su olamayacağına işaretti. Bu dev su damlası başka bir şeyler daha barındırıyordu içinde, yaşayan bir şeyler.

Bir anda, ilk kez dün burnuna çarpan kokuyu anımsadı. Onun bildiği su bu şekilde kokmazdı. Hemen elini suya sokup, bir avuç dolusu suyu götürdü ağzına. Götürmez olaydı, neredeyse kusacaktı. Hayatında bu kadar acı bir su tatmamıştı. Üstelik bu su boğazını yakmıştı. Hissettiği acı korkusunu diriltmişti. Ama kararlıydı, gizemi çözüp mutlu olacaktı. Bir az önce olduğu gibi kahkahalarla gülecekti.

Bu sırada suyun içinde unuttuğu ayaklarının soğuğa alıştığını fark etti.Ve ilk kez olarak dikkatini sudan, ayağını bastığı zemine doğru yöneltti. Üzerinde dikildiği zemin az önce üstünde yürüdüğü sarı tarlanın devamıydı. Fakat suyun ıslaklığı zemini biraz daha yumuşatmıştı. Yürümeye devam etti.Her adımda suyun biraz daha artmakta olduğunu gördü. Önce ayağını kaplayan,kısa sürede ise vücudunun yarısını saran ıslaklık hoşuna gitmeye başlamıştı. Bir an önce tüm vücudunu ıslatıp, neler olacağını görmek istedi. Adımlarını büyüttü. Su boynuna ulaşmıştı. Kendini ilk kez bu kadar hafif hissetmişti, mutluluktan uçuyordu. Gizemi çözmek üzereydi. Taşın nereye gittiğini anlar anlamaz sarı tarlaya geri dönecekti. Sonra da ilk iş sevdiği kızı buraya getirecekti.

Tüm bu hayaller, suyun her adımda hızla derinleşmekte olduğunu anlamasını engelledi. Vücudunda kuru kalan son yeri olan başını da ıslaklığa teslim etmek için ileri doğru bir adım daha attı. Ve bu hayatında attığı son adım oldu.

Su bir anda burnunu aşıp gözlerine ulaştı. Nefes alabilmek için başını geriye doğru kaldırdı ve  son kez gökyüzüne baktı. O sırada denizin üstünden süzülerek geçmekte olan ve ona rüyasında eşlik eden kuş sürüsü, onun gökyüzüne son bakışına tanık olmuştu. Gözlerinin içindeki parıltıyı tamamlayan sonsuz bir gülümseme ile çok sevdiği  kuşlara veda etti.  Rüyasını yaşamaktaydı ve nereye kaybolduğunu bulmaya çalıştığı taşın yanına doğru yavaşça batıyordu.