Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Tedavi

yıl: 
2007
Yazar: 
Abdullah Yavuz Altun
derecesi: 
3



Herhangi bir 13 Aralık gecesi, sol bileğimi kestim.

 

Gözlerimi açtığımda, güneşin içeri girmesini engelleyen perdelerle karşılaştım. Odanın duvarları içerideki herkesi ve her şeyi iyice seçmek, yorganın ve yatağın örtüleri ise üzerindeki en ufak lekeyi bile belirginleştirmek için bembeyazdı. Adeta güven veren ama nihayetinde yalancı bir beyazlık. Az sonra bir hemşire geldi ve serumu kontrol etti. Uyanmama sevindiğini, az sonra doktorun geleceğini, şimdi istersem biraz televizyon seyredebileceğimi söyledi. Doktorun gelmesini bekledim. Beyaz (Kahretsin, yine beyaz!) önlüğünün altında siyah bir takım ve içine beyaz (kimi kandırıyorlar?) gömlek giymiş olan doktor, kendisine öğretildiği üzere gülümsüyordu. Bana ne tedavi uygulaması gerektiğini düşünmüş olmalıydı. Elindeki kağıtlardan ismimi, buraya geliş sebebimi ve sağlık durumumu okudu. Çok kan kaybettiğimi, ancak yine de güçlü bir bedenim olduğunu anlattı. İki gün daha burada yatacağımı, sonra psikiyatri bölümüne nakledileceğimi ve orada tedavime başlanılacağını söylerken göz göze geldik. O ana kadar bana hiç bakmadığını fark etti. Gözlerimi çevirdim. Duvar saati öğlen 3'ü gösteriyordu ve tahminimce intihar edişimin üzerinden 12 saat geçmişti. Doktor bir kez daha gözlerime bakmaya çalıştı ancak ona cevap vermediğimi görünce yavaşça odadan çıktı.

 

Atışlarını durduramadığı için kalbime küsen beynimin hiçbir düşünce üretmediği ve sadece televizyon izlemekle yetindiğim iki gün yaşadım. Lanet olsun!

 

Psikiyatrisin odası da beyaz. Bu yüzden de odadaki her şey iyice netleşiyor. Doktor sanki olan biten her şeyin, bütün netliğiyle farkında olabilirmiş gibi. Oysa dışarıda böyle olmadığını; yaşadığım her saniye, bir önceki saniyede kaçırdığım ayrıntılar için yakındığımı, bu arada yaşamakta olduğum saniyedeki ayrıntılara da hakim olamadığımı, bunun başlıca nedeninin de yaşamın fonunda beyaz rengin değil, yer yer gri, bazen siyah ve çok nadir yeşil ve mavinin hüküm sürdüğünü anlatamadım.

 

Doktorun kalın gözlükleri var. Psikoloji üzerine çok fazla okumuş olmalı. Ayrıca muhtemelen modern tedavi yöntemleri teorik olarak hafızasında bulunuyordur. Elektroşok uygulanmasını istesem, ne cevap verir acaba? Peki hiç şiir okumuş muydu? İlk seanslarda o kadar ciddiydi ki, okumadığına kanaat getirdim. Bana bir dörtlük okumasını istediğimde ise bunun konumuzla ilgisi olmadığını söyledi. Madem ki konumuz benim ve beni çözmek istiyoruz, o zaman şiir okumalıyız, diye cevapladım.

 

Benim sorunlu olduğuma inanmış durumda. Bugüne kadar on yedi intihar vakasına şahit olduğundan ve bunların on beşinin şu anda sağlıklı bir şekilde hayatına devam ettiğinden bahsetti. Ya diğer ikisi? Bilmiyormuş. İstatistikler yüzde yüze yaklaştığında mükemmele de yaklaşırlar mı? Bütün intihar edenler hayata bütünüyle küsmezler ve hiçbir intihar eden sadece intihar etmiş olmak için intihar etmez. Ben hariç. Doktor bunu anlamak istemiyor. Tek derdi beni düzeltmek. Anormalliklerinden ayıklanmış bir birey olarak yeniden topluma kazandırmak. Hayalleri, umutları, geleceğe dair planları, yer yer endişeleri, bazen korkuları ama hep insanca duyguları olan biri. Hayır doktor, benim tanıdığım insanların neredeyse hepsinin de hayvanca duyguları vardı ve bütün dünyayı bir ahıra çevirmeye çalışıyorlardı.

 

Seanssız günleri seviyorum. Bana unutmak için fırsat veriyorlar.

 

Doktora neler anlatabileceğimi tasarlıyorum boş zamanlarımda. Bazen de diğer hastalarla sohbet ediyorum. Kendini yüksekçe bir binanın tepesinden atan ancak ölmeyen biriyle tanıştım. Babasını, annesini aldatırken görmüştü. Bunun, dünyanın sonu olmadığını söylemiş doktor. Anlatırken gülüyordu. Biz konuşurken hemen yanımıza başkaları da katıldı. Herkesin kendi hikayesini anlatması fikri hoşlarına gitmişti. Kardeşlerini ve annesini öldüren bir adamdan intikam almak için uğraşan biri vardı içlerinde. Buradan kurtulabilirse onu öldüreceğini söylüyordu. Kim olduğunu bilip bilmediğini sorduğumdaysa, elbette biliyorum, ben öldürdüm, diye cevap verdi. Birkaç kişi gülmeye başladı. Neden babanı da öldürmedi peki bu adam, diye sordum. Babasının olaydan bir gün önce öldüğünü söyledi. İntikam içini o kadar doldurmuş ki, babasının cenazesine bile gidememiş. Benim içimde intikam duygusu var mı? Neden bütün suçu kendim üstleniyorum ki? İçimdeki katliamdan sorumlu birileri olmalı... mı?

 

Eski bir arkadaşım beni görmeye geldi. Görüşmek istemediğimi söyleyince bir not bırakmış.

 

Eski arkadaşlarım beni görmek istediklerinde kendilerine hiç sormadıkları ve bilincinde olmadıkları bu gerçeği hissediyorum: Aslında beni değil, nasıl tükendiğimi görmek istiyorlar. Arasındaki farkı hiçbir zaman anlamayacaklar. Bunu doktora anlattığımda, benim aslında kavramları birbirine karıştırdığımı ve arkadaşlarımı kendimce yargıladığımı, aslında onların bana karşı hep iyi niyetli olduğunu, oysa benim onları korkutup kendimden kaçırdığımı... Doktor konuşmasına devam ediyorken yere düşmüşüm. Bunun bir nöbet olmadığını, sadece bazen böyle şeylerin olabileceğini, eğer beyin kanaması geçirmek istemiyorsam daha az düşünmem, geçmişimle hesaplaşmayı tek başıma üstlenmemem ve stresi azaltmam gerektiğini söyledi. Babamı hatırladım. Bana daha az düşünmem gerektiğini yoksa erken yaşta öleceğimi söylemişti. Kahretsin, hala yaşıyorum.

 

Doktor, artık geçmişimle ilgili sorular sormaktan vazgeçti. Dünya tarihi üzerine konuşmaya başladık.

 

İki dünya savaşını da görmek isterdim, dedim. Çünkü onları gören insanlar, çok güzel romanlar yazmışlar. Değişik heyecanlar yaşamışlar. Büyük savaş kahramanları görmüşler. Şimdi yok mu bu dediklerinden, diye sordu. Olmadığını söylediğimde örnek vermeye çalıştı. Birkaç roman okumuştu. Hala güzel romanlar yazıldığı konusunda anlaştık. Ancak benim yaşımdaki insanların hala güzel roman yazamadıklarını söylemedim ona. Beni ikna ettiğini düşünmesi hoşuma gidiyordu. Tarih bilgilerimi sınamaya başladı. Dünyanın geçmişiyle ilgili sorunlarım olduğunu söyledi. Oysa sadece İstanbul'u Moğolların fethettiğini, Amerika'yı ilk önce Arapların bulduğunu ve Büyük İskender'in eşcinsel olduğunu söylemiştim. Tarihten sonra daha güncel olaylara geçtik. En son iki ay önce gazete okumuştum. İlgimi çekmeyen yığınla soru sordu. Kendime sanal bir dünya oluşturduğumu ve onun içinde kendimi mutlu etmeye çalıştığımı ancak bu durumun gerçek olmadığını gördüğümde intihara kalkıştığımı anlatmaya çalıştı. Ona neyin gerçek olduğunu sormadım. Günler geçtikçe, sanki kilometrelerce yol gidiyorduk. Geçmişimde bir şeylerin eksik olduğunu ancak bunu çözmenin kolay olmadığını, ona yardım etmem gerektiğini, söyledi. Bu yolculuğu tek başına yapmamın sorun olacağını, yanımda doktoru da götürmem gerektiğini anlatırken yine bayıldım. Bir sonraki seansa kadar uyumuşum. Gözlerimi açtığımda doktor karşımdaydı. Bayılmadan önce en son ne düşündüğümü sordu. "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned" dedim. Bunun ne olduğunu sordu. "Mesnevi'nin ilk mısrası" dedim. Söylenerek odadan dışarı çıktı.

 

Seanslarda müzik dinleyebilirmişiz. Belki hatırlamama yardımcı olurmuş. Mozart'tan Lacrimosa'yı istedim. Doktor da çok severmiş.

 

Filmlerden bahsettik biraz. Samson'u izlemediğini söyledi. Gücünü saçlarından alan bir kahramanın ve aşık olduğu kadının saçlarını kesmesinin insana çok fazla bir şey katmayacağını söylemişti abim. Bunun yerine daha gerçek şeylerle ilgilenmeliymişim. İlk kez gerçeğin ne olduğunu abime sormuştum galiba. Cevabını hatırlamak istemiyorum. Doktorun film konusunda çok fazla bir merakı yoktu. Şizofrenlikle ilgili filmler de izlememiş çok fazla. Filmlerin gerçeği yansıtamayacağını söyledi. Bir kez daha gerçeğin ne olduğunu sormadım. İkimizin de izlediği bir film olarak biraz A Clockwork Orange’dan bahsettik. Ben beğenmemiştim filmi, oysa doktor çok beğenmiş. Sanırım orada anlatılanların gerçek olamayacağı hissine kapılmıştı. Acaba eve gittiğinde karısıyla, benim hakkımda konuşuyor mu? Mozart'ın notaları odanın içinde ahenkle gezinirken filmlerden bahsetmenin ona saygısızlık olduğunu düşündüğüm için konuşmayı kestim. Doktor neden konuşmadığımı sorduğunda, düşündüğümü söyledim. Neyi düşündüğümü sorduğunda, ona düşünmemeyi düşündüğümü söyledim. Kafamı çok fazla karıştırıyormuşum kelimelerle. Oysa kelimeler sadece konuşmamıza yarayan araçlarmış, "Önce kelam vardı" lafı edebiyatçıların uydurduğu bir hikayeymiş. Tanrı'nın doktorun konuşmasına neden müsaade ettiğini bir türlü anlamıyorum.

 

Hastalardan birisiyle aşk üzerine konuştuk. Sonra bunu doktora anlattım.

 

Doktor, aşık olup olmadığımı sorduğunda henüz bayılmamıştım. Uyandığımda doktor seansa devam edebileceğimizi, sakinleştirici bir iğne yaptıklarını söyledi. Beni hiçbir kadının sevip sevmediğini merak ediyordu. Ona, beni hiçbir kadının sevmediğini söyledim. Benim herhangi bir kadını sevip sevmediğimi sordu. Herhangi bir kadını sevdiğimi söyledim. Gülüştük. Benimle dost olduğunu sanıyor. Oysa şiirden hoşlanmayan hiç kimseyle dost olmadım. Karısıyla birbirlerini seviyorlar mıydı? En uzun aşkın dört yıl sürdüğünü söyleyen bir adama bunu soramazdım. Her şeyin iyi gittiğini sanıyordu. Buna bir son vermeliydim. Masanın üzerinde duran kalemi alarak masada duran eline sapladım. İlaç tedavisini ağırlaştırıp bana yeni bir doktor verdiler. Bundan sonra seanslarda ellerimi bağlayacaklardı.

 

İyileşmek istemediğimi söyledi yeni doktor. Oysa beni iyileştirmek istiyordu.

 

Peki iyi olanla, kötü olan arasındaki fark nedir, diye sordum. İyi olanın insanın içinden geldiğini söyledi. Oysa ben içinden sadece nefret, öfke ve yok etme iç güdüsünün geldiği insanlarla tanışmıştım. Bütün bu insanları yeni doktora anlatmadım. Hayatla başa çıkabildiğini sananlarda bulunan ve bunun sağlamlaştırdığı bir egodan kaynaklanan yavşak bir gülümseme vardı doktorun suratında. Hayatımda en çok beğendiğim kadına bir porno filmde rastladığımı bilmiyordu. Kendime olan nefretimin, onun düşünebileceğinden fazla olduğunu ima ediyormuşum. Oysa nefretin en küçük bir bilgelikten büyük olamayacağını söyledi. Nefretin var, bilgeliğin yok olduğunu biliyor muydu? Okulu birincilikle bitirdiğini söyledi. Bütün Batı klasiklerini okumuştu. Pek çok filozofun ismini saydı. Benimle varoluş tartışmasına girmeyeceğini, nihilizmin aslında yersiz olduğunu, nefretin Nietzsche'ye özgü bir duygu olduğunu, artık günümüzde hafif mistik ama bir o kadar da rasyonel insanların kazandığını, hayata tutunmak için bir neden aramak gerektiğini... Yine bayıldım. Muhtemelen beni fazla düşünmeye sevk ettiğini sanıyordu. Uyandığımda, bundan böyle “derin” konulara girmemenin daha iyi olacağını söyledi. Gülümsemesi hâlen yüzündeydi.

 

İki ay oldu. Bana en doğru soruları diğer hastalar soruyordu.

 

Neden vazgeçtiğimi merak etti birisi. Önce onun anlatmasını istedim. Uzun yıllar gerçeği aradığını ve bulabildiği tek gerçek olan ölüm'ün bir türlü gelmediğini, sonunda kendisinin ona gitmesi gerektiğine karar verdiğini, söyledi. Bütün hastalar intihar etmemişti elbette. Deli olmak, intiharla ortaya çıkan bir gerçek değildi. Küçükken delilerin bizden daha hızlı düşündüğünü, beyinlerinden hızla geçen düşünceleri tutup da dışarıya yansıtamadıkları için de delirdiklerini düşünürdüm. Ayrıca etrafımdaki herkesin deli olabileceğine, hatta tımarhaneye kapatılanların dışarıdakilerden daha az deli olduklarına inanıyordum. Bir insan başarılı olmak için gece gündüz, kendinden başka kimseyi önemsemeden, dostları ve ailesi olmaksızın çalışır mı? Anlatma sırası bana geldiğinde sol bileğimi gösterdim. Sonra parmağımla yavaşça yukarı doğru çıktım ve kalbime götürdüm. Başıyla onaylıyordu. Sonra daha yukarı çıkarak alnımın ortasına getirdim parmağımı. Gözlerini endişe kapladı. Ardından parmağımı yavaşça tekrar sol bileğime götürerek orta parmağımın tırnağıyla keser gibi yaptım. Bir iki damla yaş döküldü gözlerinden. Onu teselli eder gibi, elimle dizine dokundum. Çok canın acıdı mı, diye sordu. Hatırlamadığımı söyledim. Peki intihar notu bırakmış mıydım?

 

Yeni doktorun elinde duran kağıtta benim olmadığım bir geleceğe dair kelimeler vardı.

 

Hiç görmedikleri dünyalar için her şeylerini feda eden insanların, idam sehpasından düşüşlerini izlemekten sıkıldım. O yüzden de bana daha fazla tahammül edemeyeceğinizi bilerek, sizden önce kendimi öldürüyorum. Hiç kimse sorumlu değildir. Ben hariç.

Buraya kadar normal bir intihar mektubu olduğunu düşünüyordu doktor. İntiharlarla ilgili bilgimin filmlerle sınırlı olduğuna inanmıştı. Hatta yaşadığım pek çok şeyi ya bir kitaptan, ya da bir filmden aldığımı, bu yüzden de gerçek bir hayat yaşamadığımı söylemişti. Gerçeğin ne olduğunu yine sormadım. Devamında neler yazdığımı okumadı. Oysa okusaydı, solak olmama rağmen neden sol bileğimi kestiğimi; aşka dair inancımı neden kaybettiğimi; duygularımı yönlendirmeyi nasıl öğrendiğimi; buna rağmen içimden geldiği gibi yaşamayı nasıl başardığımı; sadece, benden önce bu dünyada olmayan ancak benden sonra dünyaya gelecek olanların beni anlayabileceğini; ölümün tek gerçek olduğunu fark ettiğim zaman henüz küçük bir çocuk olduğumu ve intihar etmek için neden bu kadar uzun süre beklediğimi; insanlardan neden nefret ettiğimi; düşünmekten yorgun düşmediğimi, tam aksine düşüncelerimin yorgunlaştığını; bugünü değil de dünü yaşamaya gayret ettiğimi, bu nedenle de bugünle ilgili yazdıklarımın hep geçmiş zamanla ilgili olduğunu ama buna rağmen nasıl, geleceğe dair hayaller kurabildiğimi; yeni olan her şeyin eski olanın biraz değiştirilmiş bir kopyası olduğunu ilk ne zaman fark ettiğimi; daha da ilginci, bütün bu manaları üç kısa cümleyle nasıl ifade edebildiğimi öğrenecekti. Masanın üzerinde gezdirdiği bakışlarını bana çevirerek, tedaviyi artık kabul etmem gerektiğini söyledi. Aksi takdirde başka yöntemler uygulamak zorunda kalırlarmış. Elektroşok istediğimi söyledim. Buna benim karar veremeyeceğimi, söyledi. Güldüm.

 

Herhangi bir 13 Aralık gecesiydi, bir yıldır buradaydım.

 

Hastaların, doktorlardan daha yardımcı olduğunu söylemiştim. Bu küçük defterin sonuna gelirken, bir kez daha belirtmeliyim. Doktorların hepsi kötü adamlar değillerdi. Toplam beş doktor değiştirdim ve bazıları gerçekten de neden intihar ettiğimi merak ediyorlardı. Onlara anlattığım zaman bana, endişe dolu bir bakışla, elektroşok uygulanması için yalan hikayeler uydurduğumu söylüyorlardı. Yalan değildi, zalim bir kraliçe tarafından işkence edilip, bilinmeyen bir köydeki dipsiz bir kuyuya atılmam; gerçekleri aradığım bir yolda, gerçeği bulmaktan önce yolcu olmak istediğimi söylediğim bir dostumun beni terk etmesi; güçsüz düşmem için her gün yemeğime zehir atan düşmanımın, bu zehirle daha da güçlendiğimi görünce sinirinden bütün zehri bir seferde kendisinin içmesi. Cümlelerimin uzamaya başlamasından anlayacaksınız ki, bitirmek istiyorum bu yolculuğu. Bir yıldır beni anlamaya çalışan doktorların, aslında beni anlamak için bana, kendilerini sevdirmeleri gerektiğini, çünkü benim sevdiğim insanlara zaten durmadan kendimi anlattığımı, bir türlü çözememeleri benim de canımı sıkmaya başladı. Bir yıldır, hangi geçmişe gitsem, hangi düne sığınsam, hangi hatıranın eteğinde intiharımın nedenlerini arasam, vazgeçmek geliyordu içimden. Nedenini en çok benim bildiğim bu intiharın gerisinde ne varsa, etime, kemiğime eklemlenmiş bir yok oluşun parçasıydılar. Anlık gelişmelerin arkasından gelen derin süreçleri analiz etmeye çalışan ve bu gayreti tamamen refleksif olan bir karakterin, en fazla intihar etmeye yaradığını erken yaşlarda fark etmiş olmak da bir sebepti belki de. Aslında en önce, gür sakallı bir adamın söylediği sözler açıklıyordu gerçeği: "Kutsal olan her şey dünyevileşiyor." Bütün putlarımı kırdığımda elimde kalanın basit, sade bir gerçeklik olmasına katlanamazdım. Doktorlar hayata hiç de benzemeyen bu bembeyaz hastanede beni tetkik etmekle uğraşacaklarına, hayatın orta yerinde bir sahneye götürebilselerdi, en azından bir kez daha intihar edeceğimi görebileceklerdi.

 

Evet, teknolojinin imkanlarını kullanarak beni ehlileştirecekleri tedaviye dakikalar kaldı. Az sonra bir makineye bağlanacak ve şakaklarımdan verilen elektrik akımının da etkisiyle, nöronlarım arasında gidip gelen zarar verici iletiler silinecek. Aslında tam olarak ben de bilmiyorum bana ne yapacaklarını. Sadece daha önce bir filmde bu tedaviyi gören hastanın hiçbir şey düşünemediğini gördüğüm için buraya geldiğimden beridir tek istediğim şeydi. Defterin son sayfalarına yolculuğumun son adımlarını karalarken, deli olmadığımı, intihar etmenin sadece boş verememişliğimin bir sonucu olduğunu, sol elimden kalbime giden ve oradan aklıma hükmeden bir duygunun varlığını, onu hala sevdiğimi, onun beni hala sevmediğini, yolculuğun varmaktan çok yolcu olmakla ilgili olduğunu bir kez daha anladım.

 

Bütün bu satırları bitirirken, yeni bir 13 Aralık sabahı oluyordu. Bu defteri tedaviden önce mi, yoksa beynimde sürekli yankılanan o günleri bir kez daha yaşadığım zaman mı yazdığımı hiç bilemedim.