Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

TERLİKSİ HAYAT

yıl: 
2008
Yazar: 
Anton [Sertaç Şen]
derecesi: 
1



Kendisine ilettiğim çıktısında sayfaların arkasını eskiz olarak kullanmadığı sürece,

Neslihan Eren’e...

12 Eylül 1980

Bu koridorda yayılan her türden ses, oradan ilk defa geçmekte olan birkaç kişinin sesin geldiği tarafa bakmasına neden olurdu genelde. Onun dışındaki herkes, bu katta şimdi yükselmekte olan sesin her frekansına alışıktı. Her zamanki gibi bir bebek, kendisini tutan bir çift beyaz eldivenin arasında yükseldiğinde tamamı ile cansız, ama bir şekilde de işleriyle ilgileniyormuş gibi görünebilmeleri bundandı. Yanılmışlardı. Kalemler çalışanların ellerinden düştü, kulaklar kat komşuları olan beyne kendilerini sağır edici gümbürtüye karşı bir çift elin kendilerine bastırılması için yoğun sinyaller yolladılar. Havanın dokusu tüm itiraz ve karşı koymalara rağmen yırtıldı. Ses, hastanenin yalıtımsız, ince duvarlarına çarparak kayarken binanın temelleri dışında tek hareket eden şey, oturduğu yerden kalkan beyaz saçlı, orta yaşlı bir erkek oldu. Adam, içerideki başarısız operasyonlar sonucu ölen insanların kanından üretilmiş gibi duran çirkin bir kırmızıyla üzerine doğum merkezi yazılmış kapıyı, patavatsızlık da denilebilecek bir aceleyle açtı. Yeryüzünde sesinden cinsiyeti – biraz daha dikkatli dinlenebilirse mesleği de - anlaşılabilecek belki de tek bebek az önce doğmuştu. Yine de onun çığlıklarını duyamayan sizler için erkek olduğunu söylemek gerekir. Adının Nuf olması da, illa ki talihsizlikten başka bir şeyle ilişkilendirilecekse, babasının ileri derecede işitme problemi olmasıyla pekala açıklanabilir.

Nuf dünyaya tatsız bir merhaba demek zorunda kalmıştı, çünkü önündeki yaşamın nasıl birşey olduğunu doktor ona hayata gözlerini açması için poposuna bir tokat attığı an sezmişti. İnsanlar geçici sağırlıklarını atlattıklarında bebek annesinin kolları arasında yerini almış, daha dingin gözüküyordu. Yine de önündeki yıllar boyunca başına gelecekleri 9 ay boyunca anne rahminde izlemişçesine arada bir yaygara koparmaya devam ediyordu. Gücü olsa, annesinin kollarından kurtulup yere düşmek isterdi. Boşluğu hayata yeğlediğini, hemen orada debelenmeye başlayarak çevresindekilere göstermeye çalıştı. Kimse onu farkedip ayıplamaya kalkışmadı, çünkü o kadar zayıftı ki kendisi dışında kimse hareket ettiğini bile farkedemiyordu. Mikroskobik boyutlardaki kaçış çabası, acıktığı şeklinde yorumlandı ve hayatının kalanında yedikleriyle karşılaştırıldığında pek de leziz olmayan ilk yemeği kendisine sunuldu. İlk düşüncesini dilinin ucuna getiremeyecek kadar güçsüz ve ileride neyi düşündüğünü hatırlayamayacak kadar küçüktü. Yine de şansını denedi ve boşluğun gürültülü derinlikleri uğuldadı: “Nerdeyim?”

19 Mayıs 1986

“Evin burası küçük adam, korkma içeri gel,” diyerek ellerini uzattı gülümsemesi bir kremanın pasta üzerinde yavaşça yayılmasını andıran kadın.

Sarı, kıvırcık saçlarının içinde şehrin tüm tozunu taşıyan ellerini gezdiren çocuk, narin boynunu çevirdi ve mavi gözlerini tekrar kadına dikti. Nuf, annesinin kapıyı yabancılara açmamasını sıklıkla tembihlemesini ve gözetleme deliğine erişip dışarıyı kontrol edebilmesi için ayakkabılığın yanına bir tabure yerleştirmesini, uzun bir süre tuhaf ve abartılı bulmuştu. Dışarının tehlikeli olduğunu, annesi ona öyle olduğunu düşünmesi gerektiğini öğretene kadar bilmiyordu. Yine de, kapıların yabancılara açılmaması gerektiğini öğrenebilmişti ve onlara her zaman hazırlıklıydı. Ama kapının dış tarafında oldukları sürece geçerliydi bu. Annesinin kapı dürbününden dışarıyı kontrol etmeyi niye ihmal ettiğini ve yabancının evlerinde ne işi olduğunu merak ederek, bacaklarını ağzı kadar şaşkın ve istemsizce açtı, kibarca emredilene uydu. Mavi ayakkabıları, eskiden beyaz olduklarına dair arkasında bıraktığı tüm kanıtları başarıyla silerek kararıp paçavralaşmış çoraplarını daha fazla gizlemeyi reddederek ayakkabılığa teslim oldu. Ev kalabalıktı. Nuf  farklı coğrafyalarda, aynı anda, hem zarif, hem şeytan, hem zeki, hem aptal, hem de güçlü oldukları söylenegelen, bu yüzden de gerçekte ne olduklarını tam kavrayamadığı, karşı cinsten 10 kadar misafirin uğultusundan uzaklaşabileceğini düşündüğü odasına  koştu. Holde annesiyle karşılaştı. Karşıdan, direnme eşiğini aşan bir rüzgarın eseceğini hisseden her insanın yaptığı gibi, vücudundaki tüm lifleri gerginleştirip fırtınayı göğüslemeye hazırlandı. “Girdiğin çöp tenekesinden bir gün başkaları seni evlat olarak alsa da kurtulsak artık,” demesini bekledi annesinin, alıştığı üzere. Ancak annesi, ne yazık ki o gün, yaratıcı ya da düşünceli olmayı hiç dert edinmedi. “Yine leş gibi olmuşsun piç kurusu,” diyerek tısladı, çocuk psikolojisinin narin ve hassaslığından habersizce. Nuf,  kendini havada buldu. Annesi, onu kurumuş bir meyve yığınıymışçasına küvetin içine taşıyana kadar, hatalı olmasına rağmen cezalandırılmayan insanlara özgü iltihaplı bir keyif dalgasıyla kuşatılmayı memnuniyetle karşıladı. Üstündeki kıyafetlerden arınmış Nuf, annesinin musluğu açışını seyretti. Pasın sesi boynundan yukarı tırmanarak kulağından içeri emekledi. Suyun inatçı şıkırtısı, geri döneceğini söyleyerek giden annesinin sesini zayıflattı. Nuf, daha önce hiç yalnız kalmamıştı banyoda. Annesi her zaman yanında olurdu. Belki, küvetin dibindeki delikten kayıp, parçalanarak kaybolacağı anda kendisini tutabilmek için. Deliğin kapağını kapatarak, kaybolma ihtimalini ortadan kaldırdı. El erimindeki, babasının beyaz jilet takımına uzandı. Ölçülü bir saygı ifadesiyle jileti eline alıp, yeni kılıcının esneklik ve dayanıklılığını ölçen bir savaşçı edasıyla jileti tarttı. Dikkatli olduğu sürece, tehlike olmayacağının bilincinde, etrafındaki havanın bir kısmının, kanayarak, yere cansız yığılmasına neden olan darbeleri art arda sıraladı ve durdu. Keskin ucu yüzünde gezdirip kalıcı bir değişiklik olup olmadığını aynadan kontrol etti. Bu sırada, dünyanın başka bir köşesinde, dev bir dalga 300 kişiyi evsiz, 2500 kişiyi hayatta amaçsız ve bir o kadarını da hayatsız ve amaçsız bırakmıştı. Nuf, bu olayla hiçbir alakası olmamasına rağmen, topuğunu gıdıklayan bir tutam cansız ıslaklık tüm duyargalarını sırılsıklam ettiğinde, afetzedelerin duygularını birebir paylaşabilmişti. Hızla dönerek banyonun musluğunu kapattı ve fazla suyun akması için giderin kapağını açtı. Fakat, elinden bırakmadığı jilet canlanıp neşeyle zıplayarak, Nuf’un bisküvi tazeliğindeki yanağını tam ortadan çizdi ve içindeki çikolatayı zemine akıttı. Nuf telaşla tuvalet kağıdına uzandı. Koparabildiği kadarını alıp yüzüne bastırdı. Islanmış zemin ve banyo paspaslarına baktı. Yüzünden çiseleyen kan damlaları da yerde birikmiş suyu bulandırdıkça, banyo, yağmur oluklarından gece bıçaklanmış isimsiz cesetlerin kanlarının süzüldüğü metruk ve yokuşlu bir sokağın manzarasını akıllara getirdi. Nuf, yüzüne bastırdığı tuvalet kağıdını yere bıraktı hüsranla. Küvette yavaşça girdaplanan suya karışıp deliğin içinde kaybolabilmek istedi. Ayak seslerinin kapıya yaklaştığını farketti. Kapının gıcırdaması ve annesinin sinir çığlıkları kendisini sağır etmeden kurtulmak için hala bir umudu olabilirdi, buharlaşmanın her sıcaklıkta olabileceğini bilseydi. Ama ne yazık ki, doğa, bu konuda zor durumdaki hiçbir insana yardım etmediği gibi, Nuf da bu bilgiden 2 öğretmen, 242 sınıf arkadaşı ve dünyanın ilk yaradılışında Avrupa’yla Asya denilen iki kıtanın arasında sıkışmış Türkiye adlı bir ülkenin zaman ölçütüne göre, 24 benzin zammı uzaklıktaydı. İlk dünya ise, artık kıtalarına yapılan haksızlığa dayanamayan Afrikalı kara büyücülerin, bütün dünyayı sonsuzluğa gönderecek büyülü sözcükleri zihinlerinde hapsetmekten vazgeçmesiyle yok olmuştu. Sonra tabii ki, Tanrı, canı sıkılacağı için, Nuf’un da yaşadığı dünyayı ikinci kez yaratmak zorunda kalmıştı. İki dünyada yaşananlar arasındaki benzerlik Tanrı’nın kendisini bile şaşırtacak düzeydeydi. Sadece Tanrı’nın farkında olduğu bu durumun nedeni, belki de insanların Tanrı’nın işlerin ikinci dünyada daha çabuk ilerlemesi için ilk insanlara armağan ettiği ilahi icat etme makinesinin üstündeki küreyi çıkartıp yerde tekmeleyerek peşinden koşmaya başlamasındandı. Makinenin kalanı ise başarılı geçen av partilerinden sonra dev, metalik bir davul olarak eğlence amacıyla kullanılmıştı. Son zamanlarda ise, Avrupa ile Asya’nın tepiştiği noktada kurulmuş Unbutu adlı bir ülkede ise 1 sene içinde benzine 4 kez zam gelmişti mesela. Coğrafi determinizm diye bir kavramdan söz edilebilirdi belki de. Nuf bunların hiçbirinden haberdar değildi, tek ilgilendiği şey, az sonra hangi cezaya çarptırılacağıydı. Hafta boyunca tatlı yiyememek oldukça kötü olurdu. Kapı açıldı, evi ve Nuf’u ayakta tutan zayıf iskelet sarsıldı. Tanrı az daha dünyayı üçüncü kez yaratmak zorunda kalacaktı... Yine de annesi ona hiçbir ceza vermedi, annesini seviyordu.

29 Şubat 1989

“Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” dedi üzerine eğilen kil rengi, Asur kabartması sıcaklığında bir yüz.

“Kavunu,” diye erdemle cevapladı Nuf.  Babaannesi volkanik bir kahkaha attı ve etrafındaki akrabaları gülümseyerek baktılar Nuf’a. Ölçülü bir biçimde yana doğru seğiren ağızlarında çocuğun zekasını takdir eden bir yan bulunduğu sanılabilirdi, fakat istedikleri cevabı alamamanın huzursuzluğu kısık göz kovuklarında gizleniyordu.

“Teyzelerini sevme,” dedi aralarından biri çıkıp, onların düpedüz domuz olduğunu söylemesi dışında hiçbir kanıt göstermeden. Nuf sıkıldığı fakat alıştığı, bu yüzden daha da sıkıldığı bu tip konuşmalardan daha da sıkılmıştı. Vücudunda bir adım öne atmayı cesaret etmiş her deri parçası mıncıklandı, sıkıldı, çevrildi ve büküldü etraftaki gölgeler tarafından. Böyle sevilmek istemiyorudu Nuf, yoksa bir gün düğümlenip kalacaktı. Üstelik, bu sevgi gösterisinin duvarda gölgelenmesi, ormanda kamp yapan masum bir yabancının çalılardan fırlayan karanlık haydutlar tarafından saldırıya uğramasını andırıyordu. Bir kediyi dahi sevmeye kalksalar, onu istemeden de olsa fırına verilmeye hazır hale getirecek kadar derisini yüzebilirdi akrabaları.

Annesiyle babasının ailesi kavgalıydı Nuf’un. Fakat olan bitenin üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki, iki taraf da birbirlerini niye sevmediklerini dahi hatırlayamıyordu. Yine de içlerindeki hoşnutsuzluğu devam ettirmeleri gerektiğini telkinleyen fillere özgü bir kinle hareket etmeye devam ediyorlardı. Nefretin en kötü yapılanmasıydı bu belki de, neye bir çözüm üretmeleri gerektiğini dahi unutmuş insanların sonsuza kadar sürmeye mahkum nefreti... Akrabalarını sevmiyordu, sevilmesi gereken insanları öğretmeye çalışmalarını umursamıyordu Nuf, ama kimden nefret etmesi gerektiğini de öğretmeye çalışıyorlardı ve bu durum Nuf’u kaşındıracak kadar bunaltıyordu. Canı sıkkınken yaptığı gibi saatin tiktaklarını dinlemeye başladı ve tüm sesler etrafında örülüp kulağının dibinde düğümlenirken içinden saymayı sürdürdü. “Vee 3000,” diyerek kalktı uzandığı koltuktan yorgun bir neşeyle aradan ne kadar zaman geçtiğini, hemen hesaplayabilecek okurların yeteneğinden yoksun, bilmeden. Etrafında kimse yoktu, akrabaları ve ailesi gitmiş olmalıydı. Kendine bir amaç edinmekten uzak, dereden su içerken sürüsü tarafından terkedilmiş bir hayvanın hisleriyle, sarsak ve yön kaygısından yoksun adımlar attı. Konuşabilse, sıkıştığı takla atmış arabadan çıkabilmek için feryatlar içinde yardım isteyen birinin ses tonuyla haykırarak yardım isteyecek olan, salon kapısının bitişiğinde, televizyonun sol tarafında sıkışmış, köhne ve zavallı müzik setine yöneldi. Ne aradığını bilmeyen parmaklarını kasetlerin tozlu yüzeyinde gezdirdi ve aradan daha önce seçmediğine emin olduğu birini, yalnızca ismi hoşuna gittiği için seçti. Harfleri tam okuyamasa da, hatırlayabildiği kadarıyla Zed Leppelin yazılı olanı kaset kesesine koydu. Notaların yükselip kulağında ufalanmasını bekledi, beklediğine değdiğini bilecek yaşta değildi henüz. Yine de kulağına gelen şey sert ve hoştu. Kimsenin kötü dans ettiği için kendisiyle alay edebileceği bir yaşta olmadığından kaygısızca kafasını sallamaya ve tahta bir kuklanınkileri andıran sazlıksı ayaklarını çırparak dans etmeye başladı. Babasının, müzikle ulusal marşları dışında hiçbir ilgisi olmadığını düşünmeye meyilliydi daha önce, çünkü babası, neşeli zamanlarında bir kurbağanın çıkardığı seslere bile tempo tutabilecek türden biriydi. Anne ve babasının da, gençliklerinde bu müzikle kendisi gibi dans edip etmediğini merak etti. Bakışlarını geniş yemek masasının parlak, ahşap çarşafında dinlenen babasının sigarasına ve çakmağına kaydırdı. Sigara ve çakmak insanı ayartıp baştan çıkaran ve kötü yola sürükleyen çoğu şeye özgü kurnaz bir ayıklıkla bakışlarına aynı süratle karşılık verdiler. Uzandı, pakedin jelatin ve hışırtılı kıyafetini ayak bileklerine kadar indirdi ve sonra onu tamamen soydu. Tütün bir çubuk seçip avucuna koydu. Sigara içen insanların akciğerlerinin siyah olduğunu duymuştu, fakat tek bir sigaranın akciğerleri hemen siyaha çevirip çevirmeyeceğini bilmiyordu. Dişleri ve bıyıkları da sararacaktı, fakat henüz bıyıkları çıkmadığından sigara içmek için iyi bir yaşta olduğunu düşündü. Dişlerinin çaresine de gelecekte bakabilirdi. Fazla düşünmesine gerek yoktu, çevresindeki neredeyse tüm yetişkin erkekler sigara içiyordu. Onun da içmesi gerekecekti ne de olsa. Büyümek için alınması gereken ufak bir riskti tüm kuruntuları. Çakmağı tutuşturdu ve doğru taraf olduğunu umduğu ucu yakarak büyüme iksirini ağzına götürdü.  Dumanı içine çektikten bir an sonra öksürüğün, insanlarca sadece sigara için özel olarak geliştirilmiş bir kusma refleksi olduğunu düşündürecek biçimde iki büklüm oldu. Hayatında denediği en kötü şeydi kesinlikle, daha kötüsünün başına gelebileceğini düşünemiyordu. Büyümeye değmezdi eğer sigara içmesi şartsa. Belki de hiçbir şeye değmezdi eğer sigara içmesi gerekiyorsa. Büyümemeye karar verdi bir süre daha. Düşünceleri kapı menteşelerinin meşum gıcırtısıyla bölündü.  Tuvaletin kapısı açıldı, babası elinde tuvalette okuduğu gazete, felç geçirmişçesine oğluna bakıyordu. Felç geçirmek için iyi bir kılıkta değildi. Sigara Nuf’un pili bitmiş, zembereği boşalmış elinden yere düştü. Etleri taşmış, beyaz saçlı ve çömlek göbekli bir giyotin üzerine doğru yürürken, bir daha sigara içmeyeceğine dair, bağırarak ve içinden defalarca yemin etti.

31 Kasım 1997

Sigarasından bir nefes daha alarak arkasındaki demir yatak başına yaslandı. Yanında çıplak, yüzüstü yatan ve üzerine kırmızı, teleksi bir demet saç yayılmasına rağmen en belirgin özelliği solukluğu olan bedene baktı. Bu matlaşmış deri yığınını ölü zannetmemesinin tek sebebi sırtında bir bıçak olmaması, arada bir horlaması ve az önce onunla yatmış olmasıydı. Hayalinde ise genellikle sırtüstü uzanırken bacaklarından birini karnına çekerek Nuf’a muhteşemliğini fısıldayan göğüslerini ancak örten uzun, sırma saçlara sahip, belinin kavisine yastık koyulup uyunabilecek harika bir kadın vardı. Böğürtlen, çilek ve mumlara da hayır demezdi. Gerçek, hayaller kurup aylaklık ettiği onca sürenin acısını çıkarıyordu şimdi. Yanında uzanan ölü kargaya bakıp, mucizevi bir şekilde canlanmasını bekleyerek onu konserve kutusu şeklindeki belinden dürttü. Öncesini ve kendisini uzun süredir düşündüğü bu ilk cinsel deneyimi Nuf açısından tamamen hayalkırıklığından ibaretti. Fakat sonrası hakkında hiç düşünmemişti ve bu yüzden hayal kırıklığına uğrayamazdı. Hala yaşanacak bir an vardı, eğer sevgilisini uyandırmayı başarabilirse. Bu yüzden tırnaklarını kızın sırtına batırırken hiç pişmanlık duymadı. Kız dönerek uyandı ve Nuf’un kendisinden tam da estetik ve sıcak bir şeyler yaparak geceyi kurtarmasını beklediği anda esnedi. Neredeyse saydam kollarını partnerinin boynuna doladı, gözlerini açtı ve bir kalorifer peteğinin sevimliliğiyle gülümsedi Nuf’a. Sıkıcı sessizlik, Nuf’un kıza sigara uzatmayı akıl edebilmesiyle hışırtılar içinde öldü. İkisi de sigaralarını yakıp konuşacak bir konuyu aradılar zihinlerinin karanlığında. İnsanların hayatları boyunca kurduğu en saçma cümleler genellikle böyle anlarda titreştirirdi havayı. Çoğunlukla da aynı anda birbiriyle alakasız 2 cümle yığını sahiplerinin ağızlarından çıkarak çarpışır ve eş zamanlı olarak yere düşerdi. Nuf doğru zaman ve yer olmadığını bilmesine rağmen bir an önce saçmalamayı uygun gördü bu yüzden:

Daha önce kaç erkekle beraber oldun? dedi annesine o gün ne yemek pişirdiğini soruyormuşçasına masum bir ifadeyle.

Sen ilksin dedi kız muzip bir ifadeyle. İki tanesinden sonra ilk diye de ekledi meraklı bakışlardan o kadar da kolay kurtulamayacağını anladığında. Sorgulama sırasının kendisine geldiğinin bilincinde, rahatça bir nefes daha aldı sigarasından. İnsiyatifin kendisinde olduğunun farkında, oldukça geciktirerek de olsa dizginleri şaklatarak, “peki ya sen?” dedi

“Hiç,” dedi Nuf, “daha önce hiçbir erkekle birlikte olmadım.” Yokuş aşağı yuvarlanan birbirine sarılmış bir kirpi çifti gibi yatağın içinde yuvarlanıp kıkırdadılar. “Hiç ayrılmayacağız değil mi?” dedi kız yokuşun sonuna vardıklarında, göz yaşartan bir saflıkla. Boşluk, iki dudak arasında ezilerek oradan uzaklaşmaya karar verdi. “Asla,” dedi Nuf. “Hiçbir erkekle değil, sadece seninle...” Kireçli bir gülücüğün ardından kızı öptü.

11 Mayıs 2002

Nuf’un hikayesinin bu bölümü, genelde olduğu gibi bir önceki bölümün son satırlarında yazanlara gönderme yapacak şekilde ilerlemedi. Öyle olsaydı eğer, bu satırlar Nuf’un eşcinselliğini ve yalnızlığını anlatırdı belki de. Oysa Nuf, heteroseksüel bir yalnızdı. Monel’le ayrılıklarının üzerinden iki ay geçmişti, fakat hala toparlanamamıştı. Monel onu o kadar acımasızca terketmişti ki, herhangi bir kuyruk, kertenkelenin etraftan sıvışmaya karar verip kendisini terkettiği o anda bile kendisini bu kadar yalnız hissedemezdi. Hayatının karanlık ve inatla ileri uzanan tünelinde neler olacağını merak ediyordu, fakat buna pek de gerek yoktu, bir deniz atı evrimleşip karaya çıksam neler yaparım acaba diye merak etse birdi. Gelecekten korkuyordu ve ancak kafasına bir kadın çorabı geçirirse sokakta gezme cesareti bulabilecekti. Avalca bakıyor ama görmüyordu, yaşlanıyor fakat büyümüyordu. Hepsinden kötüsü saat tıklamaya devam ediyor, fakat zaman geçmiyordu. Hayatı, geç saatlere kadar uyuyup açmadığı için güneşten sararmış perdeleri ve içtiği sigaralar yüzünden sağlığını kaybeden dişleri kadar sararmıştı. Banyoya girdi, yıllar önce babasının jiletinin izinin kaldığı yaraya götürdü sağ elini. Yara hala belirgindi. Oradan, elini yavaşça göğsüne indirdi, iki ay önce yaralandığı noktaya. Yerini ve sahibini Nuf’tan başka kimsenin bilmediği, diğerinin aksine görünmez olan yaraya...  Görünmez olması canını sıkıyordu, derisi altında varlığını hissettiği, ama asla yakalayamadığı, galiba gitti artık denilen anda sinir bozucu bir şekilde vızıldayarak üzerine muzaffer bir şekilde pike yapan bir kara sineğe benziyordu. Kendisinden başka kimse görmediği için hakkında anlatılacak bir hikayesi de olmayan, arsız bir yaraydı. Nuf, jileti sol eline aldı, bıçağı acının geldiğini düşündüğü noktaya bastırdı, artık herkes görecekti o yarayı da. Kan derisinin altından fışkırdı. Nuf, kara sinekle beraber yere düştü, gözlerini yumdu ve bilincini banyonun zeminine katlayarak bıraktı.

Bu sırada, başka bir boyutta ince bir elin sahibi, parmaklarını yanındaki masanın üzerinde melodik olmayan ve asabi bir biçimde tıkırdatarak, yazdığı hikayeyi nasıl devam ettireceğini düşünüyor, şımarıkça denilebilecek bir vurdumduymazlıkla hayatından vazgeçmeye çalışan ana karakterini yaşama geri dönmesi için ikna etmeye uğraşıyordu. Merakın ve merak edilecek bir şeylerin halen olduğu bir odada ölüm köşede edeplice otururdu çağrılmadığı sürece. Fakat karakter o kadar yalnızdı ki, ölümü çağırmıştı arkadaş olarak ve ölüm davetleri reddetmeyen kibar bir konuktu yaradılıştan beri. Parmaklar tıkırdamaya devam etti, elin sıkıca ipini tuttuğu kukla yerde hareketsiz kalmak için direndi. İnce, beyaz elin sahibi dayanamayarak oturduğu yerden kalktı, Nuf’a 2. kez isteği dışında hayat vermek için. Banyonun musluğunu çevirdi...

Dünyada 100 kişiyi evsiz 15 kişiyi cansız bırakan minik bir dalga ufak bir sahil köyünün kıyılarını yutarken Nuf’un topuğuna hayatın notalarını taşıyan bir ıslaklık değdi. Nuf irkilerek gözlerini açtı ve  kanlanmış derisine baktı. Sürünerek, önce banyonun, sonra da dairenin kapısına ulaştı. Eşiğin üzerideyken gözleri tekrar kapandı. Gözleri tekrar açıldı. “Nerdeyim?” dedi. “Hastanedesin,” dedi hemşirenin üzgün, Nuf’un sarı ve kıvırcık saçlarını okşayan sesi.

28 Nisan 2008

Nuf, bir çizim yarışmasına karaladıklarından birini yollamaya karar verdi. Belki de çok acımasız davranmıştı bunca süre aşağıladığı benliğine. En iyi çizimlerini bir dosyaya koydu ve yarışmaya yolladı. Sonuç umduğundan uzak, sezgilerine yakın olmuştu. İnsanları takdir etmeyi bilmemekle suçlayamazdı.

1 Ocak 2020

“Herkese teşekkür ederim,” dedi Nuf elinde kendisine verilen ödülü tutarken, tüm salon ayaktaydı. Merdivenlerden indi, tebriklere ve patlayan flaşlara aldırmadan dışarı çıktı, lüks arabasına bindi. Hayatta hiç olamayacağını düşündüğü bir noktadaydı, fakat merak edecek bir şey kalmamıştı. Önündeki tünel mutlak bir aydınlıkla parıldıyordu. Nuf, direksiyonu hafifçe sola kırarak şerit değiştirdi. Gözlerini, karşıdan eninde sonunda geleceğini bildiği bir çift parlaklığa ayarlamak için kıstı. Ters yönde ilerlerken, yolun şerit çizgileri, kalp atış hızını gösteren bir cihaza bağlı, ölmekte olan bir hastada olduğu gibi, birleşerek düzleşti ve sonsuzluğa uzandı.