Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Tesadüf

yıl: 
2007
Yazar: 
Anıl Üşümezbaş
derecesi: 
Mansiyon 2



- Milsoc Od Pierwszego Wejrzenia

 

Gözler kalkmıyor kaldırımlardan; çiseleyen yağmurun altında yürürken bile ayaküstü göz gezdirilen dergilerden, gazetelerden; dikkatle izlenen kaldırım çizgilerinden. Omuzlar mecburen birbirine dokunuyor hafifçe, çünkü çok kalabalık, yürüyecek yer yok. Her akşam üzeri, şoförlerin far kollarına yöneldikleri bu saatlerde ortalığa salınıveren bir insan sürüsü, hepsi birbirinin farkında ama kendilerinden başka umursadıkları yok. Dükkanlara girip çıkıyorlar alelacele, yorgun ve çökmüş suratlar, hızla işlerini görüp terk ediyorlar. Soğuktan ne yapacaklarını şaşıran eller, bir an ceplerde aradıkları rahatlığı bulamayınca bakıyorsunuz ki dışarı fırlayıp birbirlerini ısıtmaya koyulmuşlar. Eller kalkıyor otobüsler duruyor, eller iniyor kepenkler kapanıyor, el sallanıyor gündüz vakti dostlarına.

 

            Adamın tek derdi şemsiyesi ters dönmeden birkaç blok ötedeki dairesine ulaşabilmek. Engebeli yola da dikkat etmek lazım yürürken, su birikintelerine basmamak, tümseklere takılmamak, dilencilerden sıyrılmak, kapanmayan yer tezgahlarına, yağmura rağmen sönmeyen ümitlere basmadan geçmek lazım. Kafasını kaldırsa, bir sonraki adımını kim bilir nereye atacak?

 

            Bir kadın geliyor ileriden, kırmızı paltolu. Üzerine gri çökmüş şehrin ortasında, üzerinde parlak yanan meşalesi ile sessizce ilerliyor. Tanıdık sanki, adam tek gözünü kısıyor, selam verip vermemek için duyulan o anlık telaş, bir anlık tereddüt. Gözünü ne tarafa çevireceğini bilememe, en uygun “merhaba” kelimesinin arayışlarına girişme, “nasılsın, iyi misin”ler için iki dakika durup durmamanın kararını verme. Kadın yaklaşıyor, yüzünü caddeden kaldırmadan. Acaba kaldırım çizgilerine mi bakıyor, su birikintilerine mi yoksa tümseklere mi? Bir an omuzları değiyor birbirine, iki büyükşehir insanının sessizce kabullenip yollarına devam etmeleri için fazlaca şiddetli bir sürtünme ki ikisi birden yüzlerini çevirip göz göze geliyorlar. Adam özür dilese ve “sizi bir yerden tanıyor muyum?” dese, kadın kendini tanıtacak ve geçen hafta dergi kapağı için ajansa uğrayan bayan olduğunu hatırlatacak. Bir süre sessiz kalan adama, kapak tasarımını almaya gitmekte olduğunu, isterse kendisi ile gelebileceğini söyleyecek. Adam bir an önce evine gitmek istiyor olsa da, rutin hayatını biraz da olsa sarsacak birine edeceği ve ondan duyacağı bir çift sözün sıcaklığı, evininkine baskın gelecek ve kabul edecek. Geç kalacaklar. Hava da soğuk. Sıcak bir şeyler içmek için yakın bir kafeye oturacaklar. Adam kadının boş zamanlarında kısa öyküler yazdığını, kadın ise adamın Rus edebiyatı ile ilgilendiğini öğrenecek. Telefon numaralarını değişecekler, veya hemen oracıkta kaydedecekler. Belki hepsi bu, belki daha fazlası var, zamanın miyopluğu yüzünden bulanık ve belirsiz; ama ne olursa olsun, ikisi de o akşam evlerine yalnız başlarına döndüklerinde gülümsüyor olacaklar. Televizyon izlemek yerine karanlıkta camdan dışarıyı seyredecek ve düşünecekler.

 

            Adam belli belirsiz bir gülümseme ile özür diler ifadeyi yüzüne yerleştiriveriyor, kadın da darbenin etkisi ile omzundan kayıveren çanta sapını toparlıyor. Kimse bir şey diyemeden önlerine dönüveriyorlar – ikisinin de boşa sarf edecek kelimeleri yok.

 

            Puslu bir sabahın serin ve duman kokulu havası. Herkeste yeni gelen günü karşılama telaşı, çöpler çıkarılmış, bir kısmı çoktan toplanmış, kepenkler kalkıyor, her tarafta kamyonetler. En erken gerinip odasının perdelerini açanlar pastaneler, kendileri gibi talihsiz erkencilerin karınlarını doyurmak için herkesten önce hazırlar. İlk dalga geçtikten sonra restoranlar hazırlanmaya başlayacak öğle yemekleri için, sonra butikler, teker teker pasajlardaki ufak dükkanlar ve nihayet seyyar kestane satıcıları.

 

            Adam uzaktan ancak seçebildiği işyeri kapısına ulaşma derdinde, göz kapakları ise iki dakika daha kapalı kalma, vücudu ise yarım saat daha uzanma, beyni ise en az iki ay tatil yapma. Ancak günbatımından sonra çıkabileceği işyerine güneşin doğuşunu göremeden girmek üzere. Binanın dönen kapısını tek eliyle ittirip içeriye girerken, kadın da aynı hareketle dışarı çıkmaya çalışıyor. Gri pardösülü tanıdık bir adam, yorgun gözleriyle bir an kendisine bakıyor. Bir sonraki adımını geriye atıp, adamın içeri girişini beklese, adam bunu görerek adımlarını yavaşlatacak. Ona “iyi misiniz” diye sorsa, “sadece biraz uykuluyum” yanıtını alacak. Kendisi ondan daha yorgun olsa da, karşılıksız yardım etmenin vereceği rahatlık, yatağından daha tatlı gelecek. Kadın ona büyük plastik bir kapta kahve alacak ve ofisine kadar getirecek. Adamın gözlerinde paha biçilmez bir hayret, bir minnettarlık; benzeri görülmemiş bir mutluluk, bir mavilik. Ona birkaç dakika oturmasını söyleyip, kahveyi iki bardağa bölecek. Adam kadının uzunca bir süredir geceleri çalışmaktan gün ışığı göremediğini, kadın ise adamın uykusuzluk sorunu çektiğini öğrenecek. Adam kadının evine bir pazar kahvaltısı için davet alacak ve ancak o kahvaltıda içlerinde uzun zamandır duymadıkları ve duymayı unuttukları heyecanı tekrar hissedip, utançla kızaracaklar.

 

            Kadın tereddüt etmeden dönen kapının içine atıveriyor kendini, adam ofisinde patronu gelmeden önce kaç dakika daha kestirebileceğinin hesabında. Onlar geçtikten sonra kapı bir süre dönmeye devam ediyor, herhangi birinin geri dönüp diğerinin yanına koşmasını beklercesine.

 

            Maceracılık, gündelik meşgaleler arasında yer alamayacak bir lüks. Telefon faturanızı yatırmaya giderken, bir defa da sağınızdan solunuzdan vızıldayarak geçen insanlara bakın ve söyleyin; O. Henry’nin yeşil kapısını hangisi duraksamadan, aynı soğukkanlılıkla tıklatabilir? Baskerville köpeğinin sırlarını kaçı önemser; kaçında Poe’nun karanlıklarına dalacak cesaret var? Hangisinin gözlerinde Kaptan Nemo’nun merakı, Kaptan Ahab’ın tutkusu? Hangisi gizemli bir kara filme başkahraman, veya bir Yaşar Kemal destanına konu olabilir?

 

Kadının sönmüş yüreğinde, bir maceraya duyulan özlem bir an için bile olsa kıvılcımlansa, kalabalık yolda çarpışıp, renksiz, neşesiz bir “pardon”la başından savdığı adamın gözlerinin içine bakacak, gülümseyecek. Adam ofis telefonunda “yanlış numara” diyerek veda ettiği o tanımadık, o uzak sesle bir kere de işi gücü bırakıp sohbet edecek, öyle bir sohbet ki, bir daha sesini hiç duyamayacağınız yakınınızla konuştuklarınız kadar değerli, yeni birisiyle tanışmak kadar heyecanlı, bir doktora dert anlatmak kadar rahat. Bir çocuğun ilk kelimeleri gibi çekingen ve acemi. Belki o renksiz, neşesiz ama yumuşak sesli “pardon”u hatırlayacak adam; ahizeden de duysa, aralarında kilometreler de olsa. Belki hiç buluşmayacaklar, hiç yüz yüze görüşmeyecekler; günler geçecek ama büyüyü hiç bozmadan birbirlerini sadece dinleyecekler. Belki içlerinde direnen son macera kıvılcımları, her akşam aynı saatte, aynı telefon kabloları üzerinde gidip gelecek. Yalnızca nefes almak ve ara ara ağızlardan kaçıveren buluşma tekliflerini sessizce reddetmek için susacaklar.

 

Belki de bir gün, ikisi de aynı buğulu sabaha yalnız uyandıklarında, aynı rüyayı hatırlamaya çalışıyor olacaklar.

 

Acıyın büyükşehir insanına, biraz merhamet edin. İçecekleri bir şişe temiz suya bile para ödemek, yiyecekleri her şeyi özenle seçmek zorundalar. Hava yerine duman soluyor, kuş sesleri yerine bütün gün kornaları dinliyorlar. Akşam olduğunda günbatımı yerine bilgisayar ekranlarını, çayırlar yerine beton binaları, okyanuslar yerine akvaryumları izliyorlar. Geceleri ise kendi evlerinde kilitli mahkumlar. Her gün sararmış bir yaprak, bir omuzdan diğerine süzülüyor; eller, kapı kollarında bir başka dokunuşun bıraktığı sıcaklığın üzerine kapanıyor; çantalar, valizler karışıyor; asansörlerde sessiz ama yakın birliktelikler... Tesadüflerin bu muzip oyunlarının kimse ısrarla farkında değil, kimse birbirini fark etmiyor. Denizin ortasında susuzluktan boğuluyorlar.

 

Gözler kalkmıyor kaldırımlardan; çiseleyen yağmurun altında yürürken bile ayaküstü göz gezdirilen dergilerden, gazetelerden; dikkatle izlenen kaldırım çizgilerinden. Omuzlar mecburen birbirine dokunuyor hafifçe, çünkü çok kalabalık, yürüyecek yer yok. Adam işyerinin dönen kapısından dışarı adımını atarken, bir kez daha ancak güneşin ardında bıraktığı son kızıllığa yetişebiliyor. Puslu bir akşamın boğuk ve duman kokulu havası. Kadının işe geliş saati. Her zamanki karşılaşma, tesadüflerin o her zamanki muzip oyunlarından bir başkası; kadın kalemini düşürüveriyor ve yuvarlanan kalem adamın ayağının dibindeki mazgallardan aşağı düşüyor. Adam eğiliverse de orada, kolunu da soksa, yardım da isteseler beraber, kalemi alamayacaklar. Kadın teşekkür edip, iç çekerek yoluna koyulacak. Adamın ise tek yapması gereken arkasından koşup elini kadının omzuna atmak. Hepsi bu. Bu basit, sıradan ama içten dokunuş o kadar özlenen bir şey ki, kadın karşı koyamayacak buna, biraz daha sokulacak. Adımları buluşacak birbiriyle, aynı hızda soluk alıp vermeye başlayacaklar.

 

İşte aynı köşebaşı, her gün önünden geçtikleri veya kırmızı ışıkta bekledikleri; hangi gün onlara bu kadar densizce çıkışma yüzünü bulmuştu kendinde? Adam parmağının ucuyla birkaç blok ötedeki evini gösteriyor, gün batıyor, tam bu saatlerde adamın yüzündeki çizgiler derinleşmiş ama gözlerinde bir umut, bir parlaklık, bir mavilik. Kadın sağa giderse onu her gün aynı tesellilerle karşılayan işyeri kapısı; sola giderse de... Soldan bir şeyler göz kırpıyor kadına, bir şey söylemiyor, hiçbir şey vaadetmiyor ama yine de dayanılmaz, yine de diğerinden daha çekici. Daha dayanılmaz.

 

Adam eğilivermiş olsa o mazgalların başında, veya adımlarını yavaşlatsa oradan geçerken veya kadının yüzüne bakmak için iki saniye durmuş olsa; evine dönerken yanında koluna girmiş biri olacak o akşam, mikrodalgada ısınmış zavallı akşam yemeğini bir çift titrek mum ışığında onunla paylaşacak, renklendirecek biri. Bir geceliğine de olsa, televizyondaki aynı akşam programlarını seyrederken koltukta yanına kıvrılacak biri, yatağına uzandığında yanında hissedeceği biri, ertesi gün aynı sabaha birlikte uyanacağı biri. Birlikte yaşayacağı biri.

 

Elbette olmuyor bunların hiçbiri. Bu insanların adımlarını yavaşlatma lüksü yok. Kadın ümitsizce mazgalların yanına eğildiğinde, adam tereddüt etmeden evine doğru yürümeye devam ediyor.