Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Yine Okula Gidiyoruz

yıl: 
2006
Yazar: 
Tankut Aykut
derecesi: 
1



Efe, Yakup ve ben: liseden üç arkadaş. Ne zamandır bir araya gelmemiştik. En son Serap’ın annesinin cenazesinde rastlaşmış, “hiç görüşemiyoruz” demiştik, “nasıl da yoğunuz, nasıl da başımızdan aşkın işlerimiz”. “Aslında ben o kadar da meşgul değilim, günler fena geçmiyor” demiştim. “Sen yazarsın da ondan” dediler, “hem hiç değişmemişsin, hep aynı kalmış gibisin.” Değişmemiş miyim? “Yazarım da ondan” dedim.

Serin bir ekim ikindisinde kaldırılan cenazenin ardından üçümüz birlikte yemeğe çıktık. Efe’nin, cenazelerin aslında eski tanıdıkların bir araya gelmesi düşünülerek devam ettirilen bir gelenek olduğunu iddia edip durduğu, Yakup’un uzun mesai saatlerinden dolayı kazandığı parayı harcayamama sıkıntısı içinde olduğunu defalarca yinelediği keyifli bir akşam yemeği yedik. Yemeğin sonuna doğru, Efe’nin kahve siparişi verdiği, Yakup’un da amcası ile telefonda konuştuğu bir anda, uzun zamandır görüşmediğim bu iki eski dostumdan öyle hemen ayrılmak istemediğimi fark ettim. Muhabbetimiz yeni yeni koyulaşıyordu ve daha doğru düzgün hasret giderememiştik. Birazdan birbirimize edeceğimiz bir kaç kuru veda sözü ile ayrılacak oluşumuz canımı sıktı. “İsterseniz bu gece bizim evde kalalım. Annem de yok. Eskisi gibi takılırız” dedim. Önce ikisinden de ses çıkmadı. Birazcık üsteleyince ikisi de tek başlarına yaşayıp şaşkın bir hayatla doldurdukları evlerine dönmekten caydı. Bu teklifi bekliyor gibiydiler.

Efe dört sene Amerika’da yaşadıktan sonra altı ay kadar önce Türkiye’ye döndü, döner dönmez de kendi reklam şirketini kurdu. Serap’ı unutmadığını, Serap’ın annesinin ölüm haberini aldığında anlamıştı. Yakup ise en zekimiz, en hırslımızdı; ama en fakirimiz değildi. İyi bir makine mühendisi olacak, sonra işletme mastırı yapacak, otuz yaşına kadar da – üç senesi kaldı yani- kendi şirketini kurmuş olacaktı.

Evin kapısını açar açmaz Efe ile Yakup’un suratında evimizde paylaştığımız bir sürü ergenlik anısının hüznü beliriverdi. Bizim ev dostluğumuz için özel bir mekandı. Sayısız akşam sabahlara kadar oturma odasındaki berjerler ile yer minderleri üzerine yerleşip muhabbet etmiştik. İlk yıllarda en çok yaptığımız şey bilgisayar oyunları oynamak, futbol muhabbeti yapmaktı. Efe ile Yakup araba yarışları ya da kovalamacalı aksiyon oyunlarına bayılır, bense strateji oyunları ile futbol menejerliklerine ilgi duyardım. Galatasaray’ı sabahlara kadar tartışır, takımı kurtarmaya çalışır, yine de bir türlü hemfikir olamazdık. İlk sigaralarımızı birlikte içmiş, Galatasaray’ın UEFA Kupası finali ile birkaç Oscar törenini oturma odasındaki televizyondan üçümüz birlikte izlemiştik. Aşklarımızdan, mahcup çapkınlıklarımızdan, ayrılık sıkıntılarımızdan söz ederek geçen akşamlar da cabası... Efe’nin saatlerce gitar çalıp o berbat sesiyle bağırış çağırış söylediği şarkılar ile Yakup’in evin içinde basket oynarken kırdığı vazoları, bardakları; sünger topla yaptığımız tek vuruş maçları ile müzik dinlerken azıp tepinmelerimizi ya da Efe’nin bir gece camdan aşağı işemesini, Yakup’un bize defalarca şikayete gelmiş olan alt komşuya her seferinde çikolata ikram etmesini, sokakta bize yapışan kimsesiz bir çocuğu üç gün bizim evde yatırıp beslememizi bir anda hatırlayabilmem için meğerse bu iki arkadaşımın tekrardan evime gelmesi gerekiyormuş. Lise yıllarında, özellikle Cuma günleri, Beyoğlu’nda önce bir sinemaya ardından da barlara gitmeden önce Taksim'e yedi yüz küsur adım uzaklıktaki evimize uğrar, çantalarımızı eve bırakır, hızla bir şeyler atışrır öyle çıkardık. Birazdan başka arkadaşlarla, belki güzel kızlarla buluşacak olmanın hevesi, en yakın arkadaşlarımın evime gelmesinin yarattığı sınav telaşına benzer duyguya karışırdı. Bir de Baran vardı tabii, o başka mesele...

Daha önce de defalarca olduğu gibi, eve girer girmez Efe tuvalete, Yakup mutfağa girdi; ben de oturma odasına geçtim. Saat bir’e geliyordu ve televizyonda güzel bir film var mı diye bakınıyordum. Yakup, elinde üç şişe birayla mutfaktan gelirken, “sanki hiçbir şey değişmemiş gibi” dedi, “her şey yıllar önce bıraktığım gibi.” Efe de bana dönüp, “ben senin o diğer eve hiç gelememiştim” dedi. İki kış evvel bir stüdyo daire kiralamış ve orada yaşamaya başlamıştım. Ancak evime taşındıktan üç ay sonra babam aniden ölünce tekrar eski eve, annemin yanına döndüm. “Dönüp dolaşıp geleceğimiz yer burasıymış” diye cevap verdim. Yazları çıktığım uzunca tatilleri, Avustralya’da antropoloji okuduğum bir seneyi ve tek başıma yaşamaya niyetlenerek kiraladığım kendi evimdeki o üç ayı saymazsak ömrümün tamamını bu evde geçirmiştim.

Televizyonda film aramaktan vazgeçtiğim bir anda Efe’yi müzik ve sinema dergilerini karıştırırken, Yakup’u da elinde odamdan aldığı eski bir uçak maketini incelerken gördüm. Efe, dergilerin sayfalarızlıca çeviriyor, Yakup da maketin her eklemine dikkatle bakıyordu. “Şu filmlerden vazgeçemedin” dedi Efe. Ne kast ettiğini tam olarak anlayamadım. Saat oldukça geç olmaya başlamış ve yarın da erken kalkmamız gerekiyordu ama yorgun bile olsak hiçbirimizin içinden yatmak gelmiyordu. İçimde melankoli suları kıvrandırıp kendimi rahatlatmak için bu gece çok uygun bir fırsattı. Kalkıp bir Pink Floyd albümü koymalı, bu sevimli nostaljiyi biraz daha öteye vardırmalı, ‘eski’ dediğim ne varsa sevgiyle anmalı ve şimdi ne olup bittiğimi daha iyi anlayıp biraz daha büyümeliydim. Bence bu şekilde, üçümüzün de ezbere bildiği bu şarkıları dinleyerek gevezelik etmeye ihtiyaç hissetmeden sabaha kadar oturabilirdik. Ne var ki daha bir şarkı bile dinleyememişken Efe homurdana homurdana kalkıp müziği değiştirdi. Nasıl olup da hala bunları dinleyebiliyormuşuz; artık elektronik müzik devriymiş; enstrüman dediğimiz şey, İstanbul’da bir semt adı bile değilmiş. Falan.

Mutfaktan limon ve tuz getirdikten sonra üç likör bardağına dikkatlice tekila doldururken Yakup’un “babanlar nasıl?” sorusunu duyduğumda şişeyi elimden düşürüveriyordum. Soruyu duymazlıktan geldim. Yakup, tatsız bir şaka yapıyormuşçasına üsteledi; “Nuri Amcalar nasıl? Uçuşta mı yine?” Anlamamıştım. Bilmiyor olamazdı ya... Bozuntuya vermeden “iyiler herhalde” dedim, “sizinkiler nasıl?”. “İyi sayılır, ama Özgür sınava pek çalışmıyor, annemlerin canını sıkıyor” dedi. Yakup’un kardeşi Özgür üç sene önce üniversiteye girmişti ve Yakup’un annesinin anneme söylediğine göre de eskisine göre daha başarılı bir öğrenciydi. “Sağlığımıza” diyip birinci tekilalarımızı içtik. Yakup, “Nuri Amca’nın güzel içkilerinden yok mu hiç?” diye sorunca, kızmaya başladım. Bile bile mi yapıyordu? Bol bol psikoloji kitapları falan okurdu, belki bir bildiği vardı. Ama yine de, olur muydu böyle patavatsızlık? “Dolapta var bir sürü şey, bir bak istersen” dedim. 

Ben televizyon kanalları arasında işe yarar bir program aramaktan vazgeçip kuruyemişlerle oyalanırken, Efe de DVDlerimi karıştırıyor, neredeyse her filmi ayrı ayrı eline alıp bakıyordu. O rafta duran filmlerden her birini en az ikişer kez izlemiştik. Efe elinde Auster’ın Duman’ının DVD’sini sallayarak, “Ne zaman çekeceğiz filmi?” dedi. Ne alaka? Çok eski bir muhabbetti bu. “Yok be abi, geçti o iş” dedim. “Çekelim abi, yarışmalara katılırız. Bakarsın kazanır, sonra da uzun metrajlı çekmeye başlarız” dedi. Hala benim yazdığım şu boktan, bunalımlı senaryomdan medet ummuyordu herhalde? “Oğlum kaç yaşına geldik, hala bu sevdadan vazgeçmedin” dedim. “Ne varmış yaşımızda?” dedi. “Elalem mis gibi filmler çekiyor, bizim uğraşmamıza değmez, otur seyret işte” dedim. Haklıydım. “Geçmiş senden birader, senden olsa olsa reklamcı olur” dedi. Güldüm. “Estağfurullah” dedim.

Tekila şişesini yarılamıştık ve kafalarımız iyice güzelleşmişti. Saat üç’e geliyordu. Ben hala daha bardaklara tekila dolduruyor, limon kesmeye devam ediyordum. Yakup maket uçakla oynamayı bırakmış masadaki mumlarla uğraşıyordu. Kırmızı bir mumu mavi bir mumun içine akıtıyor, kibrit çöplerinden yeni fitiller sokuşturuyordu. Bir an hayretle ona baktım, aynı yıllar önceki hali gibiydi. Nasıl olduysa, Yakup’un lisenin kimya laboratuarında büyük bir merak ve ilgi ile deney yapışını hatırladım. Derslerde bir tek Yakup beyaz önlük giyer, bize aldırmadan işini büyük bir ciddiyetle yapardı. Sonra ne olmuştu da bu sevdasından vazgeçmişti bilemiyorum. Ama şimdi karşımda, yıllar önceki kimya meraklısı Yakup vardı. Herhalde bu aralar yine eski sevdasına dönmüştü. Bir an göz göze geldik. “Ben yatıyorum” dedi, “yarın Ayçalarla buluşacağız, ona göre. Sonradan planı bozmayın.” Anlamamıştım. Devamlı anlamadığım şeyler oluyordu. Alkol, yorgunluk ve en çok da her yandan fışkıran geçmişimiz hepimizi yormuş, aklımızı karıştırmıştı. Tam yatmadan önce Yakup bana dönüp, “hafta sonu biraz edebiyat öğretmen lazım” dedi ve benim odama gidip yattı. Çok geçmeden de horlayışının sesi gelmeye başladı. Bu arada Efe yine müziği değiştirmiş, electronik müzik dediği hışırtıyı çıkartıp teybe tekrar Pink Floyd koymuştu. Alışmış ellerle şarkıyı seçti: “High Hopes”. Gilmour’un sesi doldurdu odayı.

Pink Floyd’un Division Bell albümü çıktığında ortaokuldaydık. Ben albümü çok sevmiştim ancak Yakup ve Efe albümden nefret etmişlerdi. Onlara göre albüm Roger Waters’a bir ihanet, Pink Floyd’un Syd Barrett’li ruhunu öldüren bir cinayetti. Kabul edilemezdi. Tamam, High Hopes şarkısı fena değildi ama, hepsi bu kadar. Bir devir kapanmış, bir efsane sona ermişti. Bu açıkça belli oluyordu. Elden, eski albümleri; Meddle’ı, Dark Side of the Moon’u, Wall’u tekrar tekrar dinlemekten başka bir şey gelmezdi. Zaten Yakup’la Efe de tam manasıyla bunu yaptılar; lise yılları boyunca yetmişli yıllarda çıkmış bu albümleri dinleyip durdular. Tabii onlarla birlikte ben de dinledim. Ancak ben bu albümlerin havalarına onlar kadar giremiyor, kendimi bu psychedelic ingiliz rock’ına kaptıramıyordum.. Onlar, önceleri alkol içtiğimiz, biraz büyüyünce de ot tüttürmeye başladığımız beşer onar kişilik buluşmalarımızda ne yapar eder teybe bu eski albümleri yerleştirir ve defalarca söyledikleri gibi, muhtemelen gerçekten de (onlara hep inandım), kendilerini başka yerlerde, diyelim Londra’nın ıslak ve dar arka sokaklarında hissederlerdi. Dediğim gibi, ben eski albümleri olduğu kadar doksanların ortasında çıkmış bu Division Bell albümünü de seviyordum; ama onlar bu albüme kesinlikle karşıydı. Ne var ki zamanla, hem ben o eski albümleri daha çok sevmeye başladım, hem de onlar Division Bell’e alıştılar. Hatta, bugünlerde ben sık sık o eski albümleri dinler oldum. Tuhaf. Efe ile Yakup’unsa o şarkıları çoktandır dinlemediklerine eminim.

Teypte Division Bell bir daha dönerken Efe odamdan kalın mi’si kopmuş emektar gitarımı getirdi. Önce biraz akort etmeye çalıştı ama baktı ki işin içinden çıkamayacak, akortsuz da olsa çalmaya başladı. Çatlak ve uyumsuz sesi Gilmour’a eşlik ediyor, hele nakaratlarda iyice kendinden geçip yüksek perdeden böğürüyordu. Aklıma Yakup’un uyumaya gittiği geldi ama Efe’yi uyarmak istemedim. Sanki ne olacağını biliyor gibiydim... Zaten birazdan da tahmin ettiğim şey oldu. Benim koridorun ucundaki odamdan atılan bir basketbol topu seke seke oturma odasının kapısının önünden geçip salona kadar gitti. Bu, ‘sessiz olun’ demekti. Efe Yakup’a “oğlum yavaş ol Fahri Abi gelecek şimdi, bize çikolata kalmayacak” dedi. “Onlar çok oldu taşınalı” dedim. Efe hayretle “Hangi ara taşındılar?” diye sordu. İyice mayışmıştım, cevap vermedim. Cam kenarındaki berjerlerden birine tünemiş, ayaklarımı altıma almış sigara içiyor, batan dolunayın ardından yeni yeni beliren yıldızlara bakıyordum. Efe kendine şimdi de bir kadeh şarap koyup yanıma oturdu. Tekila neredeyse bitmişti. Bir sigara yaktı. Uzun zamandır sigara içmemişti ve sigarayı bırakmak için büyük mücadele vermiş, birkaç defa şu pek de işe yaramayan kamplara katılmıştı. İçmemesini söylesem mi diye aklımdan geçirdimse de ses etmedim. O da, tıpkı benim gibi, duygulanmıştı işte. Yan gözle süzdüm. Sanki gözleri dolmuş, ağlıyordu. “İyi ki bu sigara var, o da olmasa…” dedi. Bir süre daha sustuk. Gilmour başka şarkılara geçmişti. Ben bu an’ı sanki bir yerden hatırlıyordum. Yine bu şarkı çalıyordu, gökyüzü yine bu renkteydi, yanımda yine Efe vardı, sigara içiyordu, ben de işte aynı böyle oturmuş camdaki yansımama bakıyordum. Deja vu? Babam öldükten sonra sık sık başıma gelir olmuştu. Efe, “Serap işini ikimiz de unutalım; geldi geçti” dedi. Cevap verecek takati bulamadım. Yine de son bir çaba etrafıma bakınıp hatırlamaya çalıştım: 4 Ekim 2008, saat üç buçuk. Elmadağ. Raf raf kitaplar; türkçe, fransızca, ingilizce, almanca; benim romanlarım, annemin resim kitapları; sehpanın altında yılların dergileri, duvarda bir Vermeer reprodüksiyonu ile annemin arkadaşlarının bir kaç yağlıboya çalışması ve bir de aile fotoğrafı, içinde babam, annem ve annem, kol kola. Geniş ekran televizyon, dvd oynatıcı, müzik teybi; dvdler, cdler, kasetler. Şimdi düşük voltajda yanan bir halojen lamba. İki kişilik geniş bir çekyat, cam kenarında iki eski berjer, yerde beş minder. Ortada bir büyük, köşelerde iki küçük sehpa. Üstlerinde abajurlar, küllükler, kaseler, vazolar, biblolar, çerçeveler. Yakup ve Efe ile yıllar sonra birlikte kalıyoruz. Köşelerde tavan iyice sararmış, sigara dumanından. İçki dolabı gün geçtikçe boşalıyor. Halı’nın üstünde de türlü türlü lekeler birikti. Perdeler bazı yerlerinden sökülmüş, tüller incelmiş, delinmiş. Cam kenarındaki üç küçük saksıdaki menekşeler ise mosmor, capcanlı. Erken kalkıp işe gitmeliyim.

En son Efe, “Maça da bakmadık, kaç kaç bitti acaba?” diyor. Cevap veremiyorum. Yıllar oldu maç seyretmeli. Demek ki Efe hala takip ediyor.

Odaya uzun uzun göz gezdirdikten sonra nasıl öyle saatlerce camdan dışarı baktım bilmiyorum. Gökyüzünün yavaş yavaş aydınlanıp güneşin doğar gibi yapışını gördüğümü hatırlıyorum. Hissizce oturmuşum, bıraksalar daha saatlerce oturacaktım belki de. Fazla alkol yüzünden insan bazen uyuyamıyor. Saat altı buçuk civarı Yakup’un dürtmesiyle kendime geldim. “Hadi oğlum sallanma. Sadık Abi gelecek on dakikaya” diyordu. Mutfak tarafından da Efe’nin sesini duydum; “Yakup poğaçalar süper abi sağ olasın”. Daha tam ayılamadan Yakup’un elime tutuşturduklarını üstüme geçirdim. Bir an sonra lise kıyafetlerimin içindeydim. Tuvalete girdim, çıktım. Ağzıma bir poğaça sıkıştırdım, Sadık Abi’nin kornasının sesini duyunca pencereden sarkıp “Geliyoruz” diye seslendim. Koştura koştura merdivenlerden indik, servise bindik. Okula gidiyoruz.