Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Gönülden Felsefeye Yol Var Mı?"

tarih: 
03/24/2009
poster: 
33-ahmetinamposter_websize.jpg

 

 

“Gönülden Felsefeye Yol Var Mı?”

Prof. Dr. Ahmet İnam

Tarih: 24 Mart 2009

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul. 

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 34. konuşmacısı, “Gönülden Felsefeye Yol Var Mı?” başlıklı konuşması ile Prof. Dr. Ahmet İnam olmuştur.

Konuşma 24 Mart 2009 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu’nda gerçekleşmiştir.

Dokuzuncu yılına giren Yunus Aran Konferansları, Bilimsel Danışma Kurulunun önerileri doğrultusunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin mimarlık-şehircilik kuram, pratik ve eğitimine, birikimlerine katkıda bulunmak ve uluslararası üne sahip kimi mimarları ulusal mimarlık ailesi ile tanıştırmak amacı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü 1999 mezunu Mimar Yunus Aran’ın (1976-2000) anısını yaşatmak için, O'nun tutku ile bağlı olduğu mesleğinde yapılacak akademik ve kamusal etkinliklerin, O'nu anmanın en anlamlı yöntemlerden biri olduğunu paylaşan ailesi ve arkadaşları tarafından düzenleniyor.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/prof-dr-ahmet-İnam adresini ziyaret edebilirsiniz.

Konuşma Özeti

Bu konuşma, Türkçe’deki “gönül” kavramından yola çıkan bir felsefi tavır ve görüş getirebilmenin olanaklarını sorgulama denemelerinden biridir. Konuşmacı yirmi yıla yakın bir süredir ardında olduğu “Gönül Felsefesi” araştırmalarının serüvenini, sıkıntıları ve sevinçleriyle dile getirip, bir özeleştiri ile bu arayışında ulaştığı ve ulaşamadığı noktaları sorgular. Konuşma felsefeyle yakından tanışık olmayanların da anlayabileceği bir dille sürdürülür.

 

“Gönülden Felsefeye Yol Var Mı?”
Prof. Dr. Ahmet İnam

Bir 20 yıla yakın süredir bizim türkülerimizde, şarkılarımızda ve dilimizde olan “gönül” kavramıyla düşünmekteyim. “Gönül ile felsefe arasında nasıl bir ilişki var?” diye sorulduğunda öncelikle hiçbir ilişkinin olmayacağı aklımıza gelir. Çünkü gönül deyince bilmiyorum aklımıza neler gelir. Gönül galiba, Türk dilinde yetişmiş, pişmiş, Türkçe’yi anadili gibi konuşan, Türkçe’nin anadil olarak yaşandığı kültürlerde, biraz kaprisli bir tarafımızdır, değil mi? İşte, “Ben senin derdini çekemem gönül”  deriz. Gönül bir şey ister, biz başka bir şey isteriz.  Gönül çok ilginçtir ki, olmayacak şeyler ister.  Yapmaya kalksak günaha gireriz, yanlış işler yaparız, ağzımıza yüzümüze bulaştırabiliriz. Yani aklımızla gönülümüz arasında tuhaf bir çelişki, bir karşılıklı birbirine ket vurma ilişkisi var gibi gözükür. Gönül, şöyle bir incelediğinizde;  örneğin bir sözlüğü açın, gelişmiş, saygın bir Türkçe sözlüğünü;  Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı tarama sözlükleri, derleme sözlükleri  var. Orada gönülün sayısız farklı kullanılışını göreceksiniz. Anadolu insanın dilinde, gönül çok çok değişik anlamlara sahiptir. Üstelik gönül, çok eski bir sözcüktür. Divan-ı Lügatit-Türk'ü açarsanız gönül, “göngül” olarak karşınıza çıkar ve onunla ilgili daha pek çok örnek ve deyimler de bulabilirsiniz. Gerçekten de katışıksız bir Türkçe sözcük olduğu anlaşılıyor. Fakat anlamını biraz kurcalamaya kalktığınız zaman, Batı dillerine veya Arapçaya olsun, Farsçaya olsun, bizim bu yörenin dillerine baktığınızda, rusçayı bilmiyorum ama... Latin kökenli dilleri düşündüğümde, tam karşılığının bulunamadığı bir sözcük olarak karşımıza çıktığını görüyorum. Gönül, çok fazla önemsenmeyen de bir sözcüktür. Hani şair kısmı biraz ilgilenebilir. Yeni şairler de herhalde gönülle ilgili şeyler pek yazmıyorlar. O eski halk şairlerinde biraz gönül vardır, belki hece şairlerinde... “Orhan Veli şiirlerinde gönül var mı?” diye düşünüyorum.  Belki tek-tük... Ama gönül, belki bizim edebiyatımızda da çok fazla işlenmiş, yoğrulmuş, dokunmuş, zengin anlamlar kazandırılmış bir kavram gibi gelmiyor bana. Belki de biraz küçümsemişiz gönülü;  şarkılarda, türkülerde daha çok rastladığımız bir sözcük.

Şöyle derleyip toparladığımızda arkadaşlar, ‘gönü’lün en azından dört farklı anlamı olduğunu görüyorsunuz. Bu da tabi düşündürücü, gerçekten... Nasıl Batı dillerine çevirelim/çevirebiliriz veya gönül bize ne ifade ediyor diye düşünüyoruz.  Günlük hayatımızda kullandığımız birçok sözcüğün ne anlam ifade ettiğini bilmiyoruz, düşünmüyoruz çünkü.  Bir anlamda sanki bedenimiz bilinçdışı, o dil kullanan bilinçdışımız, belki gönülün ne olabileceğini seziyor kullanımlardan. Ama üzerine bilinçle yöneldiğimizde, “Bu gönül ne demek acaba?” diye sorduğumuzda, çok net karşılıklar bulmakta zorlanıyoruz. Anadolu insanı gönülle ilgili olarak "Gönülüm bulandı" diyor, örneğin. Gönülüm bulandı; işte midesi bulandı anlamındadır. Gönülüm bu yemeği yemek istemiyor. Yani gönül, orada alışılagelen duygu, kalp anlamını taşımıyor da beden anlamını taşıyor, çok ilginç. Gönülün beden anlamı var ve gönülün elbette çok bilinen anlamı, kalp anlamıdır. Farsçaya dil olarak çevirebileceğimiz, işte Arapçaya kalp, fuat olarak çevrilebilecek bir anlamı var. Ama bizim insanımız gönülüyle sadece duymaz, gönülü onu kaprisli yapar, gönülü ona tuhaf şeyler söyler, tam hayatını çeki düzen içine koymuştur gönülü bir tarafa çekiştiriverir. Gönül bu ferman dinlemez. Hiçbir şey dinlemiyor gönül, öyle matrak bir tarafımız.  Demek ki bizi insan kılan, insan olmamızda bize büyük bir heyecan veren, belki de bir anlamda mesela felsefeyle ilgili arkadaşların anlayabilecekleri bir dilde Nietzsche'den söz edersek, bir dürtü; bedenimizin içinden gelen bir dürtü, bizi savuran bir dürtü. Belki bir sanatçının yapıt üzerinde çalışırken o yapıtla ilgili içine doğuveren bir sürü görüntünün, sesin, düşüncenin bulunmasında gönülümüzün gücünün çok büyük katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Gönül demek ki  bizim dilimizde, hem beden, hem duygu hem de düşünceyi anlatıyor.  Anadolu insanı  gönülüyle düşünür. Biz tabi Batı eğitimi alan insanlar olarak konuştuğumuzda beynimizin düşündüğünü, kalbimizin -bunlar tabi metaforlar- duyduğunu, beynimizin aklettiğini düşündüğünü ileri süreriz. Ama bizim gönülümüz hem kalp, hem beyindir. Gerçekten bu toprakların sesini duyan, rengini görebilen, havasını koklayabilen insanlar, gönülleriyle duyar, düşünürler, gönülleriyle bilim yaparlar. Fizik laboratuarında, biyoloji laboratuarında  araştırma yaparlar, çalışırlar, gönülleriyle matematik problemi çözerler, gönülleriyle mimari tasarım yaparlar. Tabi böyle düşündüğümüzde müthiş bir zenginlik var gönülde. Çünkü gönül, belki de Batı’nın “rönesans insanı” diye nitelendirdiği entegral insan, bütünsel insan;  bedeni, duyguları, aklı ve çevresi. Gönül aynı zamanda çevre anlamına da geliyor. Gönülümüz bizim hem içimizdedir, kalbimizdedir hem de dışımızdadır, yani gönülümüz ormandadır, akarsudadır, dağdadır, pınardadır, bir kentin bulutları üzerindedir. Gönülümüz her yerdedir. Dolasıyla bizi insan kılan dört önemli öğenin gönülü oluşturduğunu söyleyebiliriz;  bedenimiz, duygularımız, aklımız yani düşünme yetimiz ve çevremiz. Çevre deyince, burada benim anladığım sadece doğal çevre değildir. Çevre deyince toplumsal çevre, kültürel çevre, tarihsel çevre gibi çeşitli çevreleri anlıyorum, bu bir. İki, çevre dediğim zaman hem içimdeki hem de dışımdaki çevreyi anlıyorum. Çevrem sadece dışımda değildir. Ben gece yattıktan sonra, gözümü kapadığımda da, içimde çevremi yaşamaktayım. Okulum, annem, babam, sınıfım, sevgilim sadece dışarıda değil ki, içimde de var. Dolasıyla çevrem hem içimde hem dışımda. Gönülüm o halde hem dışarıdadır, Anadolu’dur, Dünya’dır, diğer ülkelerdir, kardeşliktir, sevgidir veya hırstır, düşmanlıktır elbette ama, gönül aynı zamanda birey olarak benim duygu dünyamın içinde de bulunur. Bu kısa açıklama, benim Türk dilinden yüzyıllarca yaşanan gönül sözcüğünün farklı bağlamlarda kullanılışından çıkardığım bir özettir;  yani “Gönül dilimizde nasıl kullanılıyor?”. “Gönül” ü daha çok şairler kullanmış yani gönül üzerine düşünce kitapları yazılmış mı diye sorduğumuzda, sanıyorum yazılmamış. Ama tasavvuf ile ilgili metinleri okuduğunuzda, bunlar şiir şeklinde tabi, manzum bir şekilde yazılmıştır; Aşık Paşa’nın, Yunus Emre’nin metinleri elbette Türkçe değil ama, Mevlana’nın metinlerinde de dil, kalp kelimelerinin kullanılarak, yine bu topraklardaki gönülün Türkçe olmasa bile farklı dillerde,  Türkçe’deki gönüle yakın biçimde ifade edildiğini görebiliyorsunuz.  

Gönülümüzün kıymetini yeterince bilmediğimizi düşünüyorum. yani bu düşüncem aslında bazılarınıza tuhaf, hamasi  gelebilir. “Yahu bizde ne müthiş şeyler var, bir Almanla veya bir İngilizle, bir Fransızla karşılaştıldığında, bizde gönül var;  sizde var mı? Sizde kalp olabilir ama bizde gönül var...” Çevrilemiyor, çok zor, çok derin bir kavram. Gerçekten uyduruyor muyuz? Böyle bir kavram var mı? Arkası var mı? Bir derinliği var mı? Bir marifet mi? İşte arkadaşlar önümüzde çok mühtiş ödevler bekliyor bizi.  Sürekli olarak Batı’nın çizdiği, tabi dünyayı onlar aracılığıyla öğreniyoruz değil mi? Dünya’ya hem ekonomik, hem bilim ve teknoloji olarak hem de dil olarak onlar egemen.  Dolasıyla dünya çapında, bilimsel araştırmaların gündemini Batılı insan belirliyor. Batılı olmak insan olmanın çok önemli bir öğesidir. Batılılardan çok şey öğreniyoruz. Çünkü biz de bir ölçüde, Anadolu insanı olarak Batılıyız. En azından felsefe olarak söyleyebilirim ki, Anadolu’da islam sonrası yapılan felsefe, yani islam felsefesi  aslında Batı felsefesidir. İslam felsefesi Kurani ilkelerle çelişmemek üzere Yunani bir felsefedir. yani Batı felsefesidir. Farabiler, İbn-i Sinalar,... dimi? Bütün bunları düşündüğümüzde yani buralarda hemen hepsi yaşamamış bile olsa, İbn Rüşd gibi. Onların havası yüzyıllarca bizim medreselerimizde, eğitim kurumlarımızda şu ya da bu biçimde yaşamış. Şimdi gönül bizim bu Anadolu kültüründen devşirebileceğimiz ve dünya yalnız batılı değil, dünyanın birçok yerinde yaşayan, düşünmeye çalışan, insan olmaya çalışan, bu dünya daki hayatını sorgulamaya çalışan insanlara sunabileceğimiz çok önemli bir insan olma özelliği, gönül. Eğer anlatabilirsek tabi. Gönül’ ü anlatmak kolay bir iş değil. Neden değil? Sebebi şu gönülü batılının anlayabileceği bir biçimde anlatabilmek gerekir. Yani gönülü anlatabilmek için Batı kültürünü çok iyi bilmek lâzım. Ne anlamda bilmek lâzım? Kökleriyle iyi bilmek lâzım. Eski Yunan, Latin, Roma kültürünü temelinden ana kaynaklarıyla çok iyi hazmetmiş olmak. Tabi onun arkasında bulunan Uzakdoğu kültürünü; Budizmi, Brahmanizm o isimlerle bize gelen doğu hikmeti dediğimiz; hikmeti, yani burada hikmet sözüyle anlatmaya çalıştığım şey kültürlerin yüzyıllar boyu oluşturdukları yaşam bilgisi, Hikmet. Yahu bilgelikte diyebiliriz. Mesela İngilizce de, Batı kültürlerinden "Wisdom" filan olarakta anılan ve bizim felsefede çok önemli olan “Sofya”, yani Yunanların sofya dediği, sofya diye isimlendirdiği sözcük. Sofya, bizim Anadolu topraklarında çok zengindir. Hikmetimizin çok zengin ve derin olduğu çoğumuz farkında olmasak bile çok nettir. Yani en azından islam sonrası sofyamıza, hikmetimize, bilgeliğimize baktığımızda Ahmet Yeseviler ve arkasından gelen Yunuslar, halk şairleri, taaa 1970'lere kadar Aşık Veysel gibi bilge insanların oluşturduğu müthiş bir derinliği olan bir kültürdür. Ama biz ne yapıyoruz?  Bunları türkü olarak söyleyip, geçip gidiyoruz. İşte Yunus dermiş ki, "Bir ben vardır bende benden içerir" aslında Yunus öyle birşey dememiş ama öyle bilinir. Hani Yunus'tan bir takım sözler alırız. İşte Aşık Veysel'in "İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece" deriz değil mi? Bir sürü hikmetli sözler ağzımızdan çıkar da bunların gerçekten ne gibi derinliği olduğu çoğumuzun da aklına gelmez diye düşünüyorum. Benim önerim yıllardır... İşte bu konuşmada teşekkür ediyorum hakikaten böyle bir fırsatı bana verdikleri için. Bizdeki hazineyi hatırlamak içindir. Ben buna “Sandık” diyorum. Tabi sandık sözcüğü biraz ironik bir sözdür. Bizim bir sandığımız var. Haberiniz yok veya var da henüz kapanığını açmadınız. Sandık Türkçe de "zannettik" anlamına da geliyor. Yani bişeyi sandık, gönülden birşey çıkar sandık, hiçbir şey çıkmadı da olabilir, bir şey de çıkabilir. Mesele, o sandığı nasıl açacağımız, sandığın içini nasıl yoklayabileceğimiz. İki şey yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir, keşfetmemiz gereken, tarihe gömülmüş güzelliklerimiz var. Her zaman önünden geçiyoruzdur, ama mimari olarak çok da düşünmemişizdir. Bu adamlar bu binayı neden böyle yapmışlar? Böyle bir binada yaşayan insanın dünyaya bakışı nasıl olabilir? Gündüzler, sabahlar, geceler nasıl geçiyordu? Orada dostluklar nasıldı? Kavgalar nasıldı? O binada, o mekanda, o kurulan kentte yaşam nasıl gidiyordu? Herhangi bir Batı ülkesindeki kent gibi miydi o tarihlerde, yoksa farklı mıydı? Acaba o mimaride, o kent düzeninde yaşanan hayatın kaydını tutabildik mi? Yeterince bu hayatı değerlendirebildik mi? Bu hayatı yeterince dünyaya anlatabildik mi? Belki de anlattık da hiç birşey çıkmadı. Onu bilmiyorum. Ama bana anlatılamamış gibi geliyor. Yani turistlik olarak anlattığımız şeylere baktığımızda, ne bileyim Kuşadası’na bir gemi yanaşır. Karşılarında böyle kılıç kalkanlı, böyle palabıyıklı adamlar, Allah böyle kılıç-kalkan... Herhalde gemiden inen turistlerin ödü kopuyordur.  Gittikleri lokantalarda da rakı, şiş kebap, lokum... Tabi daha hazin ve çirkin olan şey de işte mevlevi giysileri giydirilmiş adamlara meyhanede semah yaptırıyorsunuz ve bu bizim kültürümüzün bir sunuşu oluyor. Bizim kültürden falan anladığımız bu yani galiba, çoğunlukla. Yani şiş kebap, rakı, lokum, Mevlana, Yunus... Onlarında ne anlama geldiğini çok iyi bildiğimizi sanmıyorum. İşte Mevlana çok büyük biriymiş, "Kim olursan ol gel" diyormuş. Hakikaten diyor mu, neden öyle diyor? Onu bildiğimiz filan yok. Mübarek bir adamdır. Peki neden mübarektir? Onu bilmeyiz. Yunus da büyük hümanistmiş. Hani nasıl hümanist oluyorsa nerede yetişmiş, Avrupa’ nın hangi ülkesinde, onu da bilmiyoruz. Dolasıyla bizim tarihi değerlendirmemizde yani mirasımızı, tarihimizi karıştırmamızda çok büyük sorunlar var. Bu kafayla biz dünyaya çok fazla birşey anlatamayız. Zaten bizim ülkemizin imajı da Avrupa Birliği’ne falan girmeye çalışırken nasıl bir durumda? Herhalde çok da marifet bir imaj gibi gözükmüyor. Yani Avrupalı herhalde benim şu konuşmamı dinlese, Türkçe bilse veya birisi doğru dürüst çevirebilse herhalde “tıraş” diyecek. Yani bu adam böyle bir işte milliyetçi falan, kendi kültürünü birşey sanıyor, aptal... Yani aklı sıra belki, bizim böyle derin Avrupa kültürümüze alternatif olabilecek birşeyler söylemeye çalışıyor. Bunlar hava-civadır. İşte birkaç şair birşeyler söylemiş. Onların da hiçbir özgünlüğü yok. Yani Yunus’ un... Ha Mevlana falan olabilir. Ama asıl işte Mistisizm de kaynak belki İran’dır. Belki Anadolu’da bütün o Tasavvuf ile ilgili söylenenler, hani biraz önce hikmetimizin çok derin olduğunu söyledim, belki de o hikmet bize ait değildir. İran’a aittir, Mısır’a aittir, Uzakdoğu’ ya aittir. Belki Anadolu da hiçbir şey yoktur. Belki de Anadolu kupkuru bir yerdir. Anadolu insanının da zaten doğru dürüst bir dili falan yoktur. Türkçemizle de zaten bilim milim yapılamaz, öyle iğreti bir dildir. Bizim insanımız da habire göçmüş, sürekli, at sırtında hiç düşünmemiş. Boş kafalı insanlar habire savaşmışlar. Onun için bizden hiç birşey kalmamıştır. Bizde hiç birşey yoktur. Yani onun için biz oturalım, adam gibi adam olalım. İşte Avrupa Birliği’ne girelim. Avrupa’nın bir parçası olarak varlığımızı sürdürmeye çalışalım... Mesela bu da bir bakış. Mesele şu arkadaşlar bizim geleceğimiz, için biz çünkü belki günün birinde Avrupa Birliği’ne gireceğiz veya Dünya da, gelecekte değişik birliktelikler kurulacak, değişik uluslar arasında farklı anlaşmalar, birliktelikler yapılacak, ama düşünün Anadolu toprağı çok ilginç bir yerdedir, Anadolu yarım adasını düşündüğünüzde, Mezapotamya ki kimi bilim insanlarına göre çok önemli uygarlıkların başladığı, bugün hala biliyorsunuz Irak’ ta hani o savaş sırasında birçoğu kaybolabilir ama tabletlerin olduğu, mühtiş bir uygarlık orada var. Ee Yunan, ee zaten bizim topraklardadır. Yunan uygarlığını, kültürünü düşündüğümüzde... Yani Anadolu’ nun şöyle dünya haritasında yerini düşündüğümüzde çok ilginç bir yerde. Bir tarafta Avrupa, bir tarafta Asya, bir tarafta Afrika duruyor. Bütün bunların ortasında duran birşey. Yani bütün oralardan geçmiş, oralarda yaşanmış, oralarda birikmiş insan olma deneyiminin Anadolu’ndan geçmemesi diye birşey söz konusu olamaz. Bir köprü bizim bu topraklar ve buralardan çok insanlar geçmiş. Bütün mesele bu geçip gidenleri yorumlayabilmek. Bu geçip gidenleri süzebilmek, inceleyebilmek, tartışabilmek, anlamdırabilmek ve bu geçip gidenleri tekrar insanlığa kazandırabilmek... Bu çaba yalnız işte 1071 tarihinden sonra olup biten Anadolu’nun Türkleşmesi veya İslamlaşması diye tarih kitaplarında anlatılan bir dönemden sonra yapılacak bir iş değil. Ondan öncekiler de var. Çünkü bizim akrabalarımız bizim varlığımızı sadece belli bir tarihe kadar getirmek, hatta ben gönül diyorum buna, gönül Türkçe bir sözcüktür. Ama Anadolu’da yalnız Türk dili konuşulmadığını biliyorsunuz. “Gönül”ü açmaya kalktığımızda ona benzer Ermeni dilinde, Rumcada, Kürtçede, ne bilim Çerkezcede, burada yaşayan insanların dilinde farklı biçimde gönülün benzeri, yakını birçok kavramın olduğunu da görebilirsiniz. Onların da yoğrulması gerekir. Yani gönül belki onların hepsinin adıdır. Türkçe’den olsun ya da olmasın başka bir sözcüğün, başka bir dilden sözcüğü de onun yerine Anadolu’da yaşanmış bir hayattan devşirildiği için koyabiliriz. Yani burada amacım herhangi bir milliyetçilik yapmak falan değil. Ama ben Türkçe’yle düşünebilen bir insan olduğum için ve bildiğim bir dil olduğu için oradan Anadolu’nun gönülüne doğru gidiyorum. Anadolu’da yaşayıp anadili Türkçe olmayan arkadaşlar da kendi kültürlerinden benzeri çalışmaları, benzeri arkeolojik kazıları, çünkü bir anlamda bu arkeolojidir, yapmalılar. Çünkü her şeye, temele, kaynağa, ilkeye doğru yolculuk yapmaya çalışıyoruz.

Şunu söylemeye çalışıyoruz arkadaşlar. Anadolu topraklarında binlerce yıldır yaşanan bir yaşam var ve biz Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak bu yaşama sahip çıkmaya, bu yaşamı yorumlamaya çalışıyoruz. Bunu elbette bir Alman da yapabilir. Ne bileyim Türkiyat çalışmaları Rusya’da çok ileridir, örneğin. Onlar yapabilir, yapsın. İsteyen herkes yapabilir. Ama biz neden yapmıyoruz? Yani bu coğrafyanın insanları olarak neden kendi hayatımıza, kendi geçmişimize sahip çıkmaya çalışmıyoruz. Hiç sahip çıkılmıyor değil elbette. Hepimiz tarih kitaplarında okuduk. Bu konularda kafa yoran bir çok insan var, kurumlar var, Türk Dil Kurumu var, Tarih Kurum’u var, üniversiteler var. Bu konuda kafa yoran birçok insan var elbette. Ama benim söylemeye çalıştığım yani gönül vurgusu üzerinde yapmaya çalıştığım şey, evrensel bir özellik taşıyan, yani bütün insanlığa, bu gezegende yaşayan bütün insanlara ait olan felsefenin, düşünmenin, hayatı yorumlamaya çalışmanın bu topraklarda yaşanan hayatın katkısıyla zenginleşebileceği iddasıdır. Benim iddiam budur. Felsefe, bana göre bu tartışmalıdır. İtiraz edenler hep oluyor. Eski Yunan’ da başlamıştır. Çin’de, Mısır’da, Hint’e hikmet vardır, bilgelik vardır, felsefe yoktur. Çünkü felsefe hikmetin sorgulaması ile başlıyor. Biliyorsunuz felsefe sözcüğü eski Yunanca’dan geliyor ve dilimize Arapça’dan geçmiş, "Phileo Sophia" demek. Yani hikmetin, bilgeliğin sevgisi. Oradaki sevgi sözü aslında çok ilginç bir söz. Değişik yorumları var. Ben oradaki “Phileo”'yı yani sevgiyi bir çeşit eleştirel düşünce olarak da algılıyorum. Hikmet yaşayanlar, hakim insanlar, bilge insanlar hikmetlerini özümserler. Mesela Yunus gibi, Mevlana gibi insanlar ve o insanlar bilge insanlardır. O bilgelikleriyle insanlara yaşam deneyimlerini armağan ederler, sunarlar. Felsefe ise bu yaşam deneyiminden beslenir fakat bu yaşam deneyiminin sürekli sorgulanması ve eleştirilmesiyle devam eder. Arada çok büyük bir fark var. Bunu Eski Yunan’da ilk kez görme olanağı vardır diye düşünüyorum. Bizim buralardan, bu kıyılardan çıkmıştır, İyonya. İyonyalı felsefe, Miletli örneğin. Ama bütün insanlara ait bütün kültürlerde ortaktır, örneğin matematik gibi. Birçok hikmette felsefe yoktur, birçok kültürde yoktur. Sonradan almış olabilirler bu felsefeyi. Her dili ve inanç düzeni gelişmiş belli bir mitoloji oluşturmuş örneğin bir kültürün sofyası, hikmeti olduğunu söyleyebiliriz. Ama her kültürde felsefe yoktur. Çünkü özel bitakım koşulların olması gerekiyor herhalde felsefenin... yani eleştirinin, tartışmanın, aykırı fikirlerin özgürce yapılabileceği mesela Athena kentini düşündüğümüzde M.Ö 400'lü yıllarda, böyle bir ortam vardı. Ruhban sınıfı yani inanlar, rahipler, rahibeler. Bu tip tartışmaları engellemiyorlardı, bastırmıyorlardı. Yani elbette tabi bu tam doğru değil. Biliyorsunuz Sokrates ölüme mahkum edilmiştir. Tam öyle değil ama bir çeşit özgürlük vardı. Bu her kültürde yok arkadaşlar. Bunları neden anlatıyorum? Çünkü gönülden felsefeye çıkacağım da onun için. Bu her kültürde yok mesela,  Mısır’da göremiyorsunuz. Mısır’da hayatın anlamı bir inanç düzeni, oturmuş bir inanç düzenin çerçevesinde tartışılıyor ve kapalı kapılar ardında rahipler tarafından yapılıyor ve halkla hiç ilgisi yok. Oysa bakıyorsunuz Athena kentinde agorada çarşı, pazar Sokrates denen bir garip dolanıp durur, herkesle konuşur. Yani eşek satıcıları, kunduracılar, manavlar, kasaplar, kim varsa... Çünkü felsefe budur. Felsefe meydandadır. Kapalı kapılar ardında değildir. Aklı eren herkese açıktır. Tabi aklı ermeyene açık olamıyor. Çünkü ister istemez, keşke onlara da açık olsa ama, hani felsefenin çok elitist olduğunu eleştiriyorlar da onun için. Aklı ermiyorsa yani illa adamı zorla elinden tutup değil mi?.. İlgilenmiyor, sevmiyor yani tuhaf... Şimdi (konuşmadan) kaçanlar da oluyor, yani ne bilim tıraş, böyle bir garip, garip... Ona birşey ifade etmiyor, tamam, peki. Çünkü müzik gibi birşey bu da, adamda müzik kulağı yok, ritm duygusu yok. Yok anlamıyor müzikten birşey ama “entellektüelim” diyor. Böyle dişini sıkıp dinleyebilir. Felsefede öyle oluyor laf aramızda böyle son zamanlarda felsefe kitapları çok satıyor. Nicelik olarak felsefenin bir artışı akademik ortamda artıyor,  yani kelle sayısı da artıyor, uğraşanlar çok artıyor. Tabi bunu "Ooo bizde felsefe müthiş gelişiyor" filan gibi değerlendiriyorlar... Belki de öyledir. Nicelik niteliğe dönüşür mü, dönüşmez mi bilemiyorum ama. Sanırım o niceliğin hepsi de felsefeyi sevdiği için falan değil. "Ya ben bir mühendisim işte, bize de aptal bir mühendis demesinler, Felsefeden anlıyor desinler" değil mi? "Nietzsche ağladığında", "90 dk’da felsefe", biraz "Sofi'nin dünyası" koyduk mu raflara oh... Tamamen felsefe bilen entel olduk değil mi?. Ama bilmeyen entelden belki daha iyidir değil mi? Taklit maklit, tamam. Arada bir belki okur, o okumazsa çocuğu okur, komşunun kızı okur, biri okur değil mi? Oradan tesadüfen birşey çıkabilir. Hiç ilgilenmemesinden iyidir. Garip yayın evi onları satmış olur yani hiç değilse yine bir işe yarıyor, olabilir. Felsefenin oluşabilmesi hakikatten özgür bir tartışmaların yapılabildiği sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik bir altyapı gerekiyor. Mesela Eski Yunan!da olduğu gibi.. Tabi burada hazin şeyler de vardır, Felsefenin tarihinde zaman zaman hatırladığımda utandığım. Mesela felsefe kölelerin sırtından gelişmiştir. Çünkü köleler, garipler çalışmışlar ve birtakım hizmet ettiği soylu erkeklere boş vakit kalmış ve onlar bol bol düşünmüşler. Ayıp olmuş, ama öyledir. Bir başka ayıp da maçodur felsefe. Çünkü kadınları eve kapamışlar, kendileri agorada şarap içmiş felsefe tartışmışlar, o da bir başka mazi kalbimde bir yaradır derler ya öyle bir yara olarak duruyor ama bunu inşallah bağışlatacağız. Yani bunun son 50-60 yıldır batıda belki Feminist Felsefe adıyla çıkan felsefe çalışmalarında belki bir dönüşüm gözleyebiliriz. Her neyse konumuza tekrar dönelim.

Hayatın ne olduğu, nasıl bir dünya da yaşadığımız, felsefenin veya hikmetin konusu... Bugün mesela nasıl bir dünya da yaşadığımız sorusu daha çok el kitaplarıyla cevaplanıyor. Birçok entellektüele bakıyorum. Çok rahat okuyabileceği, fazla terminoloji olmayan, çok popüler olmuş kitaplar okuyorlar. İşte "Nasıl mutlu olurlarmış", "Hayatın sırrı neymiş", "Bu dünya da sevgiyi nasıl bulurlarmış". Bir sürü kitapçılara girdiğiniz zaman size yol gösteren, kılavuz kitaplar görüyorsunuz. Galiba çağımız insanı bu kolaycı yoldan hayatı öğrenmek ve anlamak istiyor. Tabi bütün hepsi böyle değil ama çoğunluğun bu eğilimde olduğunu görebiliyorsunuz. Ayrıca tabi bide çok çevrilen satan kitaplar, televizyon dizileri var, dergiler var. Okullarda okuduğumuz derslerin gündemi var, ders kitapları var, müfredat var. Mesela bizim üniversitelerimizde ne okutucağımız da büyük ölçüde Batı’dan kopyadır. Ben mesela kendi bölümüm için söyleyebilirim. 1983'te YÖK benim üniversitemde, “felsefe bölümü kurun” diye emir geldiğinde "Yahu nasıl kuracağız. Bakalım Harward da nasılmış felsefe programları” filan dedik. Amerika’ da ne kadar önemli, kendi aklımızca, üniversite varsa gidip programlarına bakıp kendi programımızı yaptık, ne matrak! Orada doktora okuyup gelmiş arkadaşlar; "Şunu okumuştuk, bunu da yapmıştık, böyle ders işliyorduk" dediler ve biz oradan öyle bir program yaptık. Daha öncekileri de Almanlar yapmış, İstanbul Üniversitesi’ndeki programları da. Bir ara belki Fransızlar çok karışıyorlardı. Elbette siz kendi hayatınız hakkında yorum yapamazsanız, kendi hayatınızı anlamlandıramazsanız, kendi müfredatınızı yapamazsanız, kendi yaşadığınız coğrafyanın zenginliğinden bihaber iseniz, tarihinizi bile başkalarının yazılarından okuyorsanız. Hani oryantalist dediğimiz insanlar bize... "Biz kimiz" diyip bir batılıyı okuyorsanız. Çünkü kendin hakkında, ne olduğun hakkında bir fikrin yok ki. Çünkü seni bir başkası daha fazla incelemiş. Dilini öyle, kültürünü öyle, geçmişini öyle, her şeyini didik didik etmiş. Sen uyumuşsun. Sen uyurken adamlar çalışmış, kitaplar yazmış. Hala da uyumaya da devam ediyorsun. Biz bu uyumayla işallah Batı kültürüne gireceğiz, Avrupa Birliğine. Biraz daha uyursak. işte öyle olmuyor. Yani bu Anadolu insanına yakışan bir yaşam mıdır, bu yaşam diye düşünüyorum. Bu yüzden arkadaşlar biraz önce konuşmamın başında anlattığım gönül kavramını kısaca batı düşüncesinin 2500 yıllık geçmişi içinde onların geliştirdiği görüşlerle yoğurabilmek, karşılaştırabilmek ve bu Anadoludan yaşanan hayatın bize kazandırabileceği gözlükle evrensel felsefe problemlerine bakabilmek. Hedef bu. Bunu yapabilir miyiz?

Bu yüzden işin terminolojik veya teknik kısmına girmeden şunu söylebilirim ki eğer bu örneğin gönül ile anlattığım Batı felsefesine, Batı felsefenin sorunlarına katkı olacaksa, bir anlamı var ise tabi bu ham haliyle değil, işlenmesi gerekir. Bu çabalar için epey zamanımız var. Bu bir çırpıda olmayacaktır. Çünkü biz insanımızda belki aşağılık duygusunun vermiş olduğu şöyle bir tavır var. "Yahu aslında biliyor musunuz bizim insanımız Einstein'dan önce Einstein Teorisi’ni ortaya atmıştır", "Newton’ dan önce biz zaten bunları biliyorduk", "Bütün büyük bilim insanları bizden çıktı" filan gibi kendimize dair tuhaf tarihlerde yazabiliriz. Bir kısmı doğru olabilir, bir kısmı uydurmalarda olabilir. Hamaset ve kendimizi bir matah sanmak bizim önümüzdeki en büyük tehlikedir. Elbette haddimizi bileceğiz. Sandığımızı açmaya çalışacağız. Çok çalışkan insanlar olmak zorundayız.Bizim işimiz batılı herhangi bir insandan üç veya dört kat daha fazladır. Çünkü biz bir yandan Batı kültürünün köklerine inip onu kökleriyle tanımaya çalışırken özgün diliyle yani İngilizce üzerinden Kant okuyup, İngilizce üzerinden Descartesart'ı, Bergson'u yalapşap çevirip. Malesef tabiki çeviriler de içler açısı. Kendimde kitap çevirdim. Benim iki çevirim de öyledir, onu da söyleyeyim. Oralardan olmuyor, özgün metinlere gitmek lâzım ve o özgün metinleri kendi gözümüzle çevirmemiz lâzım. Sokrates kimdir? Batılı kitapları okuyoruz. İşte Sokrates şuymuş, tamam hah, Sokrates budur. Sokrates’ i kendi gözümüzle görecek bilgimizin olması lâzım. Yani Batı kültürüne o kadar derinlemesine vakıf olmalıyız, o denli derinlemesine nüfuz etmeliyiz ki yeni yorumlar çıkarabilelim ve batılı insan; "Bu Anadolu insanı da bizi nasıl görüyormuş" diye merak etsin, bizim Türkçe olarak yazdığımız kitapları kendi diline çevirsin. Bilmiyorum balık kavağa çıktığı zaman mı olur. Ama böyle bir hüsnü kuruntu belki de... Öyle garip bir adam vardı vaktiyle gençliğim de dinlediğim. Herhalde şimdi rahmetli olmuştur. Belki hatırlarsanız 30 sene sonra böyle saçma sapan şeyler, ne aptal adammış. Belki öyle diyeceksiniz ama birilerinin de aptal olması lâzım. Yani birtakım şeyleri düşleyeceğiz, umut edeceğiz. Olacak ya da olmayacak. Ama baştan biz de hiçbir şey yok, biz sıfırız düşüncesi çok büyük yanılgıdır. Bizde birşey var diyip kasım kasım kasılıp o bizde olanı birtürlü batıya anlatamamak bir başka gaflettir. Dolasıyla bizim ödevimizin çok fazla olduğunu birkez daha hatırlatayım. Hem batıya derinlemesine nüfuz ederken kendi kaynaklarımıza gidebilme gücü. Bu çok zor bir iş. Batıya, Batıyı öğrenmek için gönderdiğimiz öğrenciler, Batılı düşüncülerin burada bayiliğini yaşayıp ölüp gidiyor. Yani adam Fransıza gidiyor, Bergson'u öğreniyor. Ölünceye kadar Bergson aşağı, Bergson yukarı, oradan kitaplar çevirip çevirip, aa bitti! Yahu ben Bergson'u ansiklopediden de okurum. Bana oradan öğrendiğin şeyleri anlatma. Hele şimdi internet ortamında bilmem ne... Sen buraya ait değil misin, değil misin? Bir defa sosyal bilimcilerimizde de felsefeyle uğraşanlarımızda da, sanatçılarımız ve edebiyatçılarımızda da... Edebiyat ister istemez burayı belki gerektiriyor bu dille yapıyorsanız ama yine de belki Türkçe yazıp, Türkçe yazıyor gibi görüp İngilizce yazan romancılarımızın da olduğunu biliyorsunuz. Buralı olmak ayrı birşey. Bu topraklara ait olan bir fizikçi ile bu topraklara ait olmayan bir fizikçi farklı iki fizikçi olabilir. "Efendim fiziğin toprağı olmaz", elbette ama garip bir şekilde fizikte de öyle ekoller vardır. Yani insanlar belli tarihlerde fizikçiler biraraya gelmiş belki Viyana’da, başka bir kentte işte bir konuyu bir problemi tartışmışlar, bir kuram, teori oluşturmuşlar ve o teoriyi o kentin adıyla mesela anılır olmuştur. Elbette bilim evrenseldir. Felsefe evrenseldir. Sanat evrenseldir. Ama o evrensel olana katkı, yereldir. Buradandır, bu topraktandır. Çünkü bu topraklarda bütün insanlara ait olan evrenselliği bulup çıkaracağız. Bizim yerelliğimizde saklı olan evrenselliği bulup anlatmaya çalışacağız. Bunu keşfetmeye çalışacağız. Anadolu’ da yaşayıp New York'ta yaşadığını zanneden bir sürü insan vardır. Yahu zaten küreselleşme var arkadaş ne demek, Anadolu mu kalmış? Böyle birşey yok, dünya bir köy. Onun için nerede yaşarsan yaşa hiç farketmez. Her yer aynı, hepimiz birbirimize benziyoruz. Hiçbir farklılığımız falan yok. Her yer Amerika, bitti. Bunun Türkçe’si mürkçesi mi kaldı, bitti, her yer Amerika artık... Peki tamam, öyle diyen arkadaşlara fazla birşey demeyeceğim. Ama ben garip bir şekilde köylüyüm herhalde. İyi, tamam bu dünya bir köy de, bizim evde değişik şeyler var. Gelin bir bakın. Hepimizin evinde var, bizde de var.Var mı yok mu? Sandığı açmadık ki! Belki sandık boş çıkacak, belki birşey var. Belki bir hokus pokus hani sihirbazlar şapkalarından tavşan çıkarıyorlar. Belki böyle sandık birşey çıkacak. Çünkü şunu yapacağız. Bir yandan keşif çalışması yapılacak. Tarihimize ait bütün bilenebilecekler bilindi mi? Okunması gereken kitaplar, belgeler. kütüphanelerde bir sürü yazılı belge var, kitap var, bekliyor. Bir işimiz o. İkincisi, icat edeceğiz. Hem keşif hem icat etmek durumundayız. Çünkü bir kültür, düş gücü gelişmiş, yaratıcılığı gelişmiş insanların omzunda yükselir. Onların omzundan, onların omzuna basarak yükselebilir. O yüzden birtakım şeyler icat etmek durumundayız. Bulacağız, uyduracağız yani. Çünkü Batılı bunu yapmış. Bir Alman’ın Karadağlar’da yaşayan eski Yunanla ne ilgisi var Allah aşkına! Ama Alman bizim tarihimiz, Eski Yunan ile başlıyor diyor. Bu bir kurgu, bu bir konstrüksiyon yani. Kültür budur, böyle birşeydir. Kendi tarihini yazmış, oluşturmuş, inşa etmiş, kurmuş. Buna gerek var. Çünkü biz daha çok yeni bir cumhuriyetiz. Kültürel inşamız bitmedi ki, belki temelleri atıldı azıcık. Ama bu yüzyıllar süren bir mücadeledir. Şimdi başlayacak, bundan sonra başlayacak veya henüz başlamayacak... Başlaması için bizim onu başlatacak çabalar içinde olmamız lâzım. Eğer bu cumhuriyet yaşayacaksa, Anadolu mirası bizim üzerimizdeyse, bu Anadolu’da ki farklı kültürleri yoğuracak. Oradan insana dair, hayata dair önemli görüşler çıkarabileceksek düşünceler, şiirler, romanlar, resimler, müzik yapıtları çıkarabileceksek bütün bunlar üzerine kafa yormamız ve çok çalışmamız gerekir. Tabi heyecan duymak lâzım. Galiba bizim insanımız biraz da heyecanını yitirmiş olabilir. Yani siyasi hırgür çekişmeden, yılgınlıktan, bıkkınlıktan belki eğitimin bize verilen eğitimin tek düzeliğinden artık sıkılmış, bıkmış,  heyecanını yitirmiş. Heyecan gittiği zaman burada yaşanan hayatın üzeri de giderek örtünür ve bir daha keşfedilmeyecek bir biçimde kaybolur gider, yazık olur. O yüzden içimizden yiğit insanların çıkması lâzım. Bu kültürü müzik olarak, resim olarak, mimari olarak, düşünce olarak, bilim olarak canlandıracak, yenileyecek, tazeleyecek güçlere ihtiyacımız var. O zaman sanıyorum Türkiye Cumhuriyeti olarak bu dünya da saygın yerimizi alabiliriz.