Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Mimarlıkta Geçen 60 Yılın Ardından"

tarih: 
11/06/2003
poster: 
16KONAFIS.jpg
konusmaci: 

 

 

“Mimarlıkta Geçen 60 Yılın Ardından”

Tarih: 6 Kasım 2003

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 16. konuşmacısı, ‘Mimarlıkta Geçen 60 Yılın Ardından’, başlıklı konuşması ile Maruf Onal olmuştur.

Konuşma 6 Kasım Mart 2003 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için  http://www.yunusaran.org/maruf-onal  adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Mimarlıkta Geçen 60 Yılın Ardından”

Maruf Önal

Sayın dinleyenler,

Rahmetli mimar Yunus Aran anısına düzenlenen etkinlikler dizisi içinde; incelik gösterilerek, bana da yer verildiği için; Başta sayın Rektörlük olmak üzere, Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü yönetimine; Aran’ın Sevgili annesi sayın Emine Güreli’ye ve Aran ailesine teşekkür ediyor, sizleri saygı ile selamlıyorum.

(60) yıl önce diploma aldığım, 1943’ten 46’ya kadar da dört yıl, yapı ve proje asistanı olarak görev yüklendiğim, acı ve tatlı anılarını paylaştığım bu kurumda, 56 yıl sonra, ilk kez bir konuşma yapıyorum.

Bunun için mutluluk ve heyecan duyuyorum...

Konuşmamda, yaşamış olduğum bazı konu ve olaylara parçalı olarak değineceğim; bunun için beni bağışlayacağınızı umarım.

Yunus Aran’ın büyük amcası mimar Talat Güreli’yi 1934’ten beri Kabataş Erkek Lisesi’nden ve Akademi’deki öğrenciliğinden beri tanıyorum. Lisede iken törenlerde Türk bayrağını o taşırdı.

Dedesi Mimar Muhittin Güreli’yi 43’lü yıllardan beri, önce “Türk Yüksek Mimarlar Birliği” Yönetim Kurullarından; Mimarlar Odası’nın kuruluş yıllarında da, oda çalışmalarından ve T.M.M.O.B. Başkanlığı görevlerinden tanıyorum.

Bu iki mimar ağabeyime karşı sevgi ve saygım hep sürüyor. Kendilerine sağlık ve uzun ömürler diliyorum.

Dede ve amca ile bizler ikinci kuşaktanız. Yunus’lar ise üçüncü...

Biz ikinci kuşak mimarları, kesintisiz üç gün süren yetenek sınavlarından geçtikten ve başarılı olduktan sonra “Mimar Öğrencisi” olabildik. Bu başarı bizleri mesleğe bağlıyan çok önemli bir etken olmuştur.

 Büyük sıkıntılar ve zorluklar içinde yetiştik.

Öğrenciliğimizde, ikinci dünya savaşının ülkemize yansıyan olumsuz etkilerini yaşadık.

Başta ekmek olmak üzere, başlıca tüketim malları vesika’ya bağlı idi. Dışardan çizim kağıdı gelmiyordu. Bir süre, susam yağına batırılarak saydamlaştırılmış saman kağıdına çizim yaptık. Dolar ve çikita muzun yabancısı idik ama, hiç yüksünmedik. “Küçük bir Amerika “ olma yerine, hep onurlu, aydınlık düşünceli, yurtsever insanlarla dolu, çağdaş bir ülke olma tutkusu içinde, coşku ile çalıştık.

Geceleri karartma vardı. Radyolarda savaş haberleri veriliyordu. “Lili Marlen” şarkısı çalınıyordu. Şimdi yıkılmış olan Taut ‘un atölyesinde proje çizerken dinlerdik.

Atölye, ön ve arka cepheden ve yukarıdan aydınlanıyordu. 1938’de öğrenciliğe bu salonda başladık. Her birimizin dolaplı, çekmeceli, üstü ıhlamur ağacından yapılmış 75 X 150 ölçüsünde, kalkıp inebilir planşı olan çizim masası vardı.

Gece geç saatlere, bazen sabahlara kadar bu atölyede proje çalışması yapardık.

Proje dersimize Profesör Taut gelirdi. Hillinger ve Zimmerman’da asistan olarak derse katılırlardı. Masa masa dolaşır, eleştirilerde bulunur, bize yardımcı olurlardı.

Akademi ana kapısından girilince, geniş merdivenlerle yarım kat çıkılır, ön yüzü denize bakan, sağında ve solunda üst kata çıkan merdivenlerin yer aldığı geniş bir hole ulaşılırdı.

Holün denize bakan bölümünde sağ duvarda Goya’nın, sol duvarda Valeskez’in yağlı boya tablolarının kopyaları dururdu; duvarları kaplarlardı. Sol merdivenin sahanlığında, Leokon heykelinin kopyası yer alırdı. Holün üst katında asma katlı büyük bir toplantı salonu vardı. Eski “Meclisi Mebusan” salonu. Konferanslar, konserler, ortak dersler için bu salon kullanılırdı.

Ahmet Hamdi Tanpınar estetik, Burhan Toprak sanat tarihi, Celal Esat Arseven şehircilik, Hüsnü Hamit Yüksek Matematik, Necip Fazıl kompozisyon derslerini bu salonda verirlerdi.

Misha Elman, David Oistreich, Ferdi Ştatzer’in konserlerini bu salonda dinledik.

Giriş holünden yarım kat aşağıda vestiyer ve Ali baba’nın çay ocağı vardı. Çay ve kahveler buradan gelirdi.

Ali baba mimarlık öğrencilerinin adlarını, soyadlarını ezbere bilir, hepsinin paltosunu tanırdı. Onu hepimiz sever ve sayardık. 

Vestiyerin arkasında; Orta Asya kökenli, dini bütün, sofu kız arkadaşımız Makbule Yalkılday’ın namaz seccadesi bulunurdu. İslam henüz siyasallaşmamıştı. O burada namazını kılardı. Dışarıda ve derste hep başı açık gezerdi. Kışın siyah bere giyerdi. Şimdi nerelerdedir kim bilir?

O yıllarda öğretim beş yıl süreli idi. Sınıf geçmede, derse devam ve başarı ortalaması geçerli idi. En çok üç dersten bütünlemeye kalınır, Eylül’de birinden başarılı olunmazsa sınıf tekrarlanırdı.

Sene içinde en az üç eskiz sınavı yapılır, eskizler birer gün sürerdi. Eskizdeki başarı notu projeye etkili olurdu.

Diploma projesini alabilmek için, üç gün süreli eskiz sınavında başarılı olmak ön koşuldu. Diploma projesi, 1/100 ölçekli kesin proje, 1/50 ölçekli uygulama projesi, 1/10 – 1/1 ölçekli tafsilat resimleri, yeteri kadar iç ve dış perspektif, bir aksın betonarme hesabı, ihale dosyası, mimari ve statik açıklama notlarından oluşurdu.

Proje önündeki sözlü sınavda jüri,her konuda ayrı ayrı sorular sorar, alınan yanıtlar değerlendirilir, eskiz notu ile ortalaması alınarak başarı notu belirlenirdi.Ben, diploma çalışmamda 37 çizim paftası astım ve ek bilgileri dosyaladım. Projeler bir odanın bütün duvarlarını kapladı.

O yıllarda diploma projesi, bir bakalorya sınavı niteliğinde idi.

Hocalarımızın hemen hepsi uygulamada deneyimli idi. Çoğunlukla resmi kurumlardan proje siparişi alırlar, yarışmalara katılırlardı. Okulda çalışırlardı. Saat başı ücretli öğrenci çalıştırırlardı.Teorik ve pratik bilgilerini öğretime yansıtırlardı. Hepsi dersine vaktinde ve hiç aksatmadan girerdi. 

İlk sınıfta sayımız yirmibeş kadardı. Hepimizle ayrı ayrı ilgilenirlerdi.Kendilerinden çok şeyler öğrendik. Kendilerini özlemle anıyorum.

O yıllarda ülkede beşer yıllık kalkınma planları kesintisiz ve başarı  ile uygulanıyordu. Kalkınmanın ve aydınlanmanın köyden başlaması gerektiğine inanılıyordu. Köylünün bilinçlenmesi ve çağa ayak uydurabilmesi için “Köy Enstitüleri”; Kentlinin eğitimine katkı için “Halkevleri”, “Kız Enstitüleri”, ara eleman yetiştirmek için sanat mektepleri yaptırılıyor, projeleri yarışmaya çıkarılıyordu.

Öğrencilik yıllarımda, Köy Enstitüsü projelerinde Asım Mutlu, Ahsen Yapanar hocalara, Konya Halkevi projesinde Mimar Şevki Balmumcu’ya, AnıtKabir proje yarışmasında Sedat Hakkı hoca’ya çizim ve perspektif çalışması ile yardımcı oldum.

O yıllarda Istanbul 700-800 bin nüfuslu bir kent idi. Ulaşım daha çok tramvay ve vapurla yapılırdı. Her iki sistem de çok düzenli çalışırdı. Bu nedenle her yere vaktinde yetişebilirdik.

Kentin büyüleyici ve etkili bir güzelliği vardı. Yeşil ve yapılaşma ilişkisi çok dengeli idi. Yüzeyi bugünkü gibi betonla sıvanmamıştı. Kır gezilerinde tepelerden kenti seyretmeye doyum olmazdı. O yıllarda, o sıkıntılı yıllarda bu güzellikleri ve dengeli hayatı doya doya yaşadık.

Öğrenciliğimiz Akademideki diğer bölümlerin öğrencileri ve hocaları ile kültürel ilişkiler içinde geçti.    Bu ilişkiler görgü ve bilgilerimize önemli katkılar sağladı. 

Geçen günlerimiz anılarla doludur. 

1938 yılında, birinci sınıfta Taut atölyesinde proje dersinde iken birden, “Atatürk vefat etmiş” diye bir haber, bomba gibi sınıfta patladı. Sınıfta geçirdiğimiz şoku hiçbir zaman unutamam.

Akademide, eski Taut atölyesinin bulunduğu yere her geldiğimde o anı yeniden yaşarım.

Lise ve akademideki öğrencilik yıllarımda ve 60 yıllık meslek yaşantımda, birçok ünlü sanatçı ve ünlü mimar tanıdım.

Şair Behçet Necatigil, Tahir Alango lisede sınıf arkadaşım idi. Cahit Sıtkı Tarancı maleden arkadaşım idi. Edebiyat hocamız Faruk Nafiz Çamlıbel idi. 

Lise 11’de Akademi’de açılan resim kurslarına yazılmıştım. Kendime göre iyi resim yapıyor, bunu ilerletmek istiyordum. Kurslarda yönetici Cemal Tahir ve Zeki Kocamimi idi. Çalışmalarımızda, eleştiri ve teşvikleri ile yardımcı ve yol gösterici olurlardı.

Bir gün kursa esmer bir genç ile yanında güzel bir bayan geldi. Bedri Rahmi ve Eren Eyüoğlu imişler. Bir süre resim üzerinde, ..................  bilmediğimiz terimler kullanarak konuştular; merakla dinledik ama bir şey anlamadık.  Tallu ile Kocamemi, kübizme dönük idiler, üç boyuta , kitlenin hacimsel ifadesine önem veriyorlardı; herhalde bu yaklaşımı tartıştılar... 

Kursa gitmemin Akademi giriş sınavlarında bana büyük yardımı oldu. Bedri Rahmi ile sonra arkadaş ta olduk. Şiir de yazdığını öğrendiğimde çok şaşırdım. Şiirleri beni resimlerinden daha çok etkilemiştir.

Mimarlıkta öğrenci ve asistan olduğum dönemde, ressamlardan Nuri İyem, Nasip İyem, Avni Arbaş, Haşmet, Ferruh Başağa, eski, ressamlardan Edip Hakkı, Sabri Berkel ile tanıştım ve arkadaş oldum. Gençlerin hocası Leopold Levi idi.

Heykeltraşlardan, Hüseyin Anka, Hüseyin Gezer, İlhan Koman, Yavuz Görey, Kenan Yontunç, Şadi Çalık, Şadi Beytaş, Hakkı Atamuda (?) ile tanıştım ve arkadaş oldum.

Genç heykelcilerin hocası Rudolf Belling idi. Çalışmalarını hep izlerdim. Rudolf Belling, İsmet Paşa’nın at üstündeki heykelini yapıyordu. Hüseyin Anka ile birlikte çalışıyordu. Heykelin kaidesindeki genç adam figürünün modelliğini Hüseyin yapmıştı.

Ressamlardan, renk, şekil, desen, heykelcilerden hacim kitle ilişkileri hakkında ek bilgiler edindim, hepsine çok şey borçluyum ve onları özlemle anıyorum. 

Akademinin bahçe kapısından girince, soldaki yeni yapının yerinde, lokanta ve kantin olarak kullanılan tek katlı bir bina vardı. Burada öğrenciye sıcak yemek verilirdi. Bitişiğimizdeki Edebiyat Fakültelerinden öğrenci ve hocalar buraya gelirdi. Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar Şevket İpşir, Mina Urgan, Halet Çambel, Asaf  Halet Çelebi’ler sık sık uğrardı. Asaf Halet daha sık gelirdi, ona şiirlerini okuturlardı. Okuduğu şiirler üzerinde tartışmalar olurdu.

Bu grup, akşamları pasajda, Degüstasyon’da içerdi.

Burhan Toprak, Kenan Yontunç, Sabri Berkel, Edip Hakkı, daha çok degüstasyoncu idi. Biz asistanlar grubu ise pasajcı idik. Burada sanat ve edebiyat üzerindeki tartışmaların sonu gelmezdi. Görüş ayrılıkları bazen dargınlığa kadar varırdı. Örneğin,  “İlhan Koman’la Şadi Çalık”,  Yavuz Görey’le tartışır; Hüseyin Anka’da her üçünü azarlardı.

Dört yıl asistanlıktan sonra askere gittim. Kadromu boş tutarlar umudu ile askerlik dönüşü, eski görevim için baş vurdum. Yerin dolu, seni alamıyoruz, dediler. Meğer, bahçıvan kadrosunda imişim! Memur sayılmıyormuşum. Bunu, 39 sene sonra emeklilik intibakım sırasında öğrendim. Kıdemimden dört yıl kaybettim.....

Bir süre işsiz ve çok parasız kaldım. Asistanlığımda (1944’te), Beşiktaş’ta, Vişnezade parkına bakan, 6.50 m cepheli deniz gören bir arsada, çocuk doktoru, Fahri Belen’e bir ev yapmıştım. Alt katı muayenehane, üst katları konut. Bu evin sıhhi tesisat takımlarını ve fayanslarını Ardaş Bezaz isimli, Ermeni kkenli bir ermeni vatandaşımızdan almıştım. Bana çok yakınlık göstermiş, çalışmamı beğenmişti. Onun, bir ,iş adamı olarak, dürüstlüğüne hayran kalmıştım.

Bir Pazartesi sabahı, hatırını sorayım diye mağazasına uğradım! İyi ki geldin, ben de seni arıyordum. Akademiden ayrılmışsın, nerelerdeydin? Ne iş yapıyorsun? dedi.  Ben şu sıra işsizim, beni niye arıyorsun?? Dedim. “Kireç burnunda, kıyıda, Milli Emlak’ten satılığa çıkarılmış bir arsa var, hemen gidip görelim.; sen uygun görürsen alacağım.”, “binayı da sana yaptıracağım” dedi. “Doç” marka bir özel otomobil’i vardı. Maslak yolundan Hacı Osman’dan Kireç burnuna geldik. Kıyı yolu ile ana yol çatağında 610 m2 alanında üçgen biçimli  güzel bir arsa...

 “Ardaş, bu arsanın satılık olduğunu kimden öğrendin*” dedim.

“Bana her sabah Ermenice ‘Jamonak’ gazetesi gelir.; bu sabah onda  okudum” dedi.

 “Arsayı çok beğendim; alırsan iyi edersin.” Dedim.

Satın almak için beraberce artırmaya girdik... 13,000 liradan kapı açıldı.  Ardaş, 13,500 dedi; biri14,000 dedi. Ardaş artırırken yanıma iri kıyım, pala bıyıklı biri geldi ve “artırmaktan vazgeç, senin için iyi olmaz!”diye bir tehdit savurdu.  Arkadaş korktu, çekindi.

“Korkma, blöf yapıyor; istediğin kadar artır.”  dedim.  Sonunda arkadaş, 2700Tl’ye arsayı aldı. Korka, korka evine gitti. Hiç bir şey de olmadı. O zamanlar haydutlar yasalardan çekinirlerdi. 

Ertesi gün Ardaş beni çağırdı. “Arsaya binayı sen yapacaksın; muhasebeye git, kaç para istersen al.” Dedi.  

“Acele etme; önce imar durumu alalım, sonra.” Dedim.

“Bildiğin gibi yap, paranı da al “ dedi.

Hemen imar durumu müracaatını hazırladım. İmara verdim. İki gün sonra gittim. Rahmetli mimar Saip Özden bakıyor; boğazdan o sorumlu...Ona sordum. İmar durumunu vereceğim ama, arsayı büyütmen lazım, bunun için bitişik arka komşudan , 100m genişliğinde arka sınır boyunca bir arsa parçası satın alıp, tapuya tescil ettirip, yeni parsel no'su alıp , öyle müracaat edeceksiniz .” dedi. 

 “Aman Saip, 610 m2lik arsanın neresi ufak, içine iki katlı küçük bir ev yapacağım; ne gereği var?” dedim.

Saip, “Valla kardeşim, benden söylemesi yoksa imar durumunu alamazsın...” Dedi.

Ardaş’a anlattım; şaşırdı, çok üzüldü.

İyi bir tesadüf komşu arsa çok büyük. İçinde eski bir Osmanlı Paşasının konağı var. Paşa, Demokrat Parti Milletvekili Bn. Nazlı Tlabar’ın dedesinin. O da bu konakta kalıyor. Bn. Tlabar partide çok etkili; Ardaş’ın hanımı ile Damme de Sion’dan arkadaş; ailece görüşüyorlar. Ardaş’ın kendilerine komşu olmasını çok istiyor. Ardaş durumu hanımına anlatmış; o da Nazlı Hanım’a dert yanmış. Nazlı Hanım, ben konuyu anladım. Merak etme, hal edeceğim, demiş. 

Aradan üç dört gün geçti; Ardaş beni aradı. “Al , yeni tapuyu.” dedi.

Gerçekten arka sınıra 1m genişliğinde bir ilave yapılmış, yeni bir parsel ve parsel no'su oluşmuş. Ben de şaşırdım. Hemen Saip Özden’e gittim. Al yeni parseli, dilekçeyi buna göre değiştiriyorum. Ver bakalım yeni imar durumunu” dedim.

Şaşkına döndü.!

 “Bunu nasıl yapabildiniz?” dedi.

“İşler yokuşa sürülürse, bazen yokuşu aşıverir.” dedim. 

Müracaat dosyasını günlerce kovaladım. Bir ay sonra İmar Müdürü Sedat Erkoğlu’na imzalattırabildim. 

Ardaş’tan aldığım avansla, Karaköy’deki Ziraat Bankasının bitişiğinde, Gabay Hanında, bir oda  kiraladım ve projeyi çizmeye başladım. Büyük bir istek ve hırsla çalıştım. Renkli ve dış perspektiflerle  projeyi Ardaş’a götürdüm. Ardaş, ben projelerden anlamam; akşam eve gidelim, sen Hanım’a anlat.” Dedi.

Taksim’de, Talimhane’deki Numar apartmanı Ardaş’ın idi. 3.kata çıktık. Salonda Ardaş’ın Hanımı ve Bayan Nazlı Tılabar vardı.Projeyi ikisine de gösterdim. Gerekli açıklamayı yaptım. Pek beğendiler; aynen uygulanmasını istediler.

Hemen ruhsat projelerini hazırladım; ve imara verdim. Onaylanması üç ay sürdü.  Proje günlerce masa masa dolaştı; sonunda ruhsatı aldım.

Çok yetenekli Rum bir inşaat kalfam vardı; Pepo kalfa, ve Mürefteli bir yapı ustam vardı. Hemen inşaata başladım. Özenli olarak kaba inşaatı bitirdiğim sırada , Pepo kalfa geldi; yapının mühürlendiğini söyledi. Tutanağın bir suretini bana verdi.

Tutanakta, zemin katta denize bakan pencerenin 25 cm genişletildiği, yatak odalarının eğik tavanının  en düşük yerdeki yüksekliğinin, 2.85 olması gerekirken, 2.78m. geldiği; bu İmar kanunu ve Hıfzıssıha Kanununun ilgili maddelerine aykırı olduğu  gerekçesiyle üç sene meslekten men edilme şartına bağlı olarak mahkemeye verileceğini belirtmiş, ayrıca bu yerlerin depo olarak düzeltilip, yeni bir proje tasdik ettirmem şart koşulmuştu.

Tutanağın altında, asistanlığımda öğrencim olan , daha sonra da İmar Müdürü olacak meslektaşımın imzası vardı. Bu tutanağın bir sureti hala ben de saklıdır. 

Bir süre sonra mahkemeden celp geldi.İstanbul 2no’lu Asliye Ceza Mahkemesi’ne çıkarıldım.

Hakim tutanağı okuttu. Bir diyeceğin var mı? Dedi.

Hakim’e, yatak odalarının alçak kısmında parke söküldüğünde yüksekliğin 2.85’i bulacağını, salon penceresinin 25 cm daraltılabileceğini; ruhsata ve sağlığa aykırı bir durum olmadığını; öte yandan, Belediye’nin Koşuyolu’nda yaptırdığı

Konutların tavan yüksekliklerinin 2.85 olmadığı halde bunlara depo ruhsatı verilmeyip iskana açıldığını, gerekirse durumun yerinde görülebileceğini belirttim.

Hakim, iki gün sonra saat 15:00’te yerinde keşif yapmak üzere oturumu kapattı.

Belirtilen gün ve saatte, hakim, mübaşir, zabıt katibi, Belediye avukatı ve ben yapı yerinde buluştuk.

Hakim yatak odalarını gördü; manzarasına hayran kaldı. Belediye avukatına döndü; “Burada yaşanmaz mı?” dedi.

Salonda, genişleyen pencereden Karadeniz’e baktı, ruhsat ve eklerimin yerinde olduğunu gördü. Yapıdaki temizlik ve intizamdan dolayı kalfayı taktir etti. Avukat!a, “Bu odalar depo olacak ta, ev sahibi otelde mi yatacak?” dedi; ve beraatıma karar verdi.

Sonra öğrendim, o günkü Belediye İmar Müdürü, bu arsayı satın almak istiyormuş. Bu sebeple Jamanak (Ermeni gazetesi) ilan edilmiş. İmar şartı olarak, bitişik parselden parça eklenmesi istenmiş; emrindeki meslektaşlarımız bu doğrultuda kullanılmış.

Şimdi o evde Ardaş yaşamıyor. Evi satıp Arjantin’e kızının yanına gitti, orada vefat etti.

Bana karşı gösterdiği sıcak ilgiyi, yardımlarını hep hatırlıyor, onu özlemle anıyorum.

Bu olay, başımdan geçen acıklı ve gülünç olaylardan sadece bir tanesi...

Bunu şunun için anlattım: Bir ülkede yönetim, mesleki eğitimdeki temel ilkeler, değer yargıları, karmaşa içinde olursa, böyle durumlar sık sık meydana gelebiliyor.

Mimarlar, dayanışmadan yoksun olarak, üst yönetimlerin gelişigüzel istemlerine boyun eymemelidirler.  

Önemli olan iradenin doğru yönlendirilmesidir.

Mimarın en önemli görevi yetki alanını korumasıdır.

Hiç bir siyasi ve idari otorite bir cerrahın operasyonuna müdahale edemez, doktorunun ilaç reçetesini değiştiremez ama, mimara herkes yol gösterir, karışır...

60 yıl önce Mimar sayısı 850 kadardı. Bugün sayı 35,000’e ulaştı. Çoğu işsiz. Bu sağlıklı bir istihdam planlamasının olmadığının göstergesi.

Nitelikli mimar sayımız yüksek. İhtisasa saygılı olarak bu güçten yararlanılsa idi, imar ve inşa alanında bu denli sağlıksızlık ve karmaşa yaşanmaz idi.

Son olarak size mimarın uygulama sorunuyla ilgili bir olayı anlatayım izninizle...

Akademi’nin karşısında Atlantik Han var. Onu ben yapmıştım. Şimdi üzerinde benden habersiz, bazı mimarlar aracılığı ile, katlar çıkılmış. Sene 1947. Mal sahibinin damadı İnşaat yüksek mühendisi. Şantiye şefi Alman. Emekli bir askeri mühendis. Hitler’in istihkam subayı.   Ben projeyi ruhsattan alırken; inşaat başladığında devretmek üzere uygulama sorumluluğunu  üstlendiğime dair imza atmıştım.

Arsa, (0)dan 10m’ye kadar yükselen eğimde, tabanda eksi 1m’de su var.

İş makinelerı kazıya başladı. Yapı uygulama sorumluluğu daha üzerimde. Moda’da, Bahariye’de oturuyorum. Gece saat 2’de güm güm kapı çalındı. Uyku sersemi kapıyı açtım. Küçük kızım , eşim de kalktılar. İri kıyım bir polis, yanında bekçi, “Mimar Maruf, sen misin?” dediler.

“Evet, ben,m.” Dedim.

“Hemen g,iyin, karakol’a gideceğiz.” Dediler.

;İçimden, galiba siyasi şubeye götürecekler, dedim. Ama, öyle olsa idi, sivil olurlardı, diye düşündüm.

(...................... sabaha karşı 4’te gelirler.)

“Ne için gideceğiz?” dedim.

“Fındıklı’da senin sorumluluğunda inşaat yapılıyor. Arkadaki binalar çatladı. Oturanlar binalarını terk ettiler” dedi.

Belediyenin cipine bindik. Arabalı ile  Kabataş’a çıktık. Fındıklı’da cipten indirdiler. Beni gören kalabalık bağırmaya başladı; “İşte sorumlu adam geliyor”.  

“Atın içeri!”, “Yuuuh!” sesleri...

Korkudan şaşkına döndüm.

Mühendis damat; Şantiye şefi Alman Mozer; Mal sahibi Mümtaz Fazlı Bey; O da mühendis; hepsi oradalar...

Korkma, iksa direklerinde biraz oturma olmuş binalarda tehlike yok, oturanlarla anlaştık, dediler.

“İşe başlamadan, uygulama sorumluluğunu üzerimden alacaktınız, niye geciktiniz?” dedim.

Şantiyede, gerekli güvenlik önlemlerinin alındığını kanıtladıktan sonra berat edebildim.

O zaman, hakimin bana söylediği “ Evladım, kanunlar müdebbu insanları korur. Bunu unutma.” Sözünü hiç unutmam...

Sıradan bir mimar olarak, yaşadığım bu ve buna benzer  bir sürü acı ve gülünç  olaydan sonra,  mesleğimle ilgili bazı önyargılara vardım;

Çivi çiviyi çeker; mimar mimarı çekemez.

Projeyi kapan Üsküdar’ı aştı.

Laftır Mimarın ayinesi, işe bakılmaz.

Görünür rutbe-i aklı çenesinde...

 

Vaktinizi aldığım için özür diler;  sabırla dinlediğiniz için de teşekkür ederim.