Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Türkiye'de Kent Planlaması Düşüncesinin Gelişimi"

tarih: 
05/12/2005
poster: 
22_ITEKELI.jpg

 

 

“Türkiye’de Kent Planlaması Düşüncesinin Gelişimi”

Tarih: 12 Mayıs 2005

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 22. konuşmacısı, ‘Kent Planlaması Düşüncesinin Gelişimi' başlıklı konuşması ile Prof.Dr. İlhan Tekeli olmuştur.

Konuşma 12 Mayıs 2005 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/prof-dr-ilhan-tekeli adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Türkiye’de Kent Planlaması Düşüncesinin Gelişimi”

Prof. Dr. İlhan Tekeli

 

Efendim, merhaba!

Bu toplantının, adına düzenlendiği Yunus Aran’ı  çocukluğundan beri tanıyorum.  Onun için bu toplantıda böyle bir konuşma yapmak benim için çok ayrı bir anlam taşıyor. Yunus’un anne ve babası Emine ve Mehmet’in Bodrum’daki evleri , benim çok yakın arkadaşım olan Sudi ve Gündem İlkorur’ların evinin yanındaydı. O iki evin yaşamı büyük ölçüde iç içeydi. Ben yaz aylarında İlkorurlar’a gittiğimde sık, sık birlikte oluyorduk. İlkorur’ların  çocuklarının adları da Yunus ve Emine’ydi. Emine’leri ve Yunus’ları karıştırmamak için küçük ve büyük diye ayırıyorduk. Yunus Aran küçük Yunus’tu.

Aran ailesinden söz ettiğim zaman, mutlaka anmam gereken çok kıymetli bir dostum daha var. O da Yunus’un dedesi Profesör Sadri Aran. Sadri Bey Türkiye’de ve Ankara Üniversitesinde  Peyzaj Mimarisi eğitiminin kurucusu idi. 60’lı yıllarda, Türkiye’de ilk kez bölge planlamasının sorunlarından, planlamanın bilimselleşmesinden  söz edildiğinde Sadri Aran da bu yeni arayışların her zaman çok nazik bir destekçisi oluyordu. Her zaman coşkuluydu. Aramızda saygılı bir dostluk ilişkisi oluşmuştu.

Tabii Yunus’un aramızda olmaması çok üzücü. Ama kısa yaşamı içinde adı etrafında böyle bir birlikteliğin oluşmasına olanak veren yankılar yaratabilmiş olmasının önemini göz ardı etmemek gerekir.  Onun anısına yapılan bu toplantıların devam etmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.

Toplantıları düzenleyen arkadaşlarım benden “Türkiye’de Kent Planlama Düşüncesinin Gelişmesi” konusunda bir konuşma yapmamı istediklerinde bana çok esnek bir alan bıraktılar. Ben de 1840’la 1940’lar arasındaki 100 senelik bir dönemi ele almayı seçtim. Yani bu düşüncenin ilk olarak ortaya çıktığı yıllardan sonra, adım, adım gelişerek belli bir olgunluğa ulaştığı yıllara kadar geçen yüz yıllık bir anlatı kurmaya   çalışacağım.

1940’ları anlatının bitiş noktası olarak seçmiş olmam bir rastlantı değil. İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye’de hızlı bir kentleşme yaşanmaya başlıyor. Bu bir ülkenin yaşamındaki en önemli değişme. Kente ve  kentleşmeye bakışı değiştiriyor, acil olarak çözülmesi gereken sorunların baskısı artıyor, bu dönüm noktasından sonra planlamadan beklentilerin düzeyi ve niteliği değişiyor. Sonuçta yeni bir planlama düşüncesi birikimi başlıyor.

1840’lardan, ikinci dünya savaşına kadar olan sürede planlama düşüncesinin gelişimine ilişkin anlatıyı kurarken metinlerden yola çıkma olanağına sahip değiliz. Bu anlatıya yol gösteren başlangıçta olguların gelişmeye zorladığı planlama pratiği olacak. Bu pratik içinde planlamaya ilişkin kavramlar ortaya çıkmakta toplumun gündemine girmektedir. Planlamaya ilişkin düşüncelerin ifade edildiği daha soyut planlama metinlerinin ortaya çıkması için 1930’lu yıllara ulaşmak gerekecektir.

Günümüzde bir kentin planlamasından beklenen işlevlerle, 1840’lı yıllarda planlamadan beklenen işlevler çok farklıdır. 1840’lı yıllardaki planlama pratiğinin nasıl bir düşüncenin gelişmesine yol gösterebileceğini sergileyebilmek için bu yıllardaki planlama pratiklerine açıklık kazandırmak gerekir.

Aslında bir kentin biçimlenmesini hiç planlama olmadan da,  regülasyonlarla yani kurallarla da yönlendirebilirsiniz; orada da bir düzen kurabilirsiniz ama biz buna planlama demiyoruz. Modern anlamda planlamanın olabilmesi için bir ön koşul var. O ön koşul da harita. Plan yapabilmek için öncelikle, modern, bilimsel tekniklerle haritanın alınabilmesi gerekiyor. O olmadan hiç bir şey olmuyor. Demek ki, başlangıç dönemlerinde planlamanın gelişme tarihiyle, Türkiye’de haritacılığın gelişme tarihi arasında önemli bir birliktelik bulunuyor. Bir harita aldığınızda bu haritanın üzerinde kentin gelişmesine, yapılanmasına ilişkin kararları gösterme olanağını elde ediyorsunuz. Ama bu tek başına yeterli olmuyor. Bu plan kararlarının uygulamada etkili olabilmesi için, bu karaların uygulanmasını sağlayacak kurumsal yapının gelişmiş olması da ikinci bir ön koşul olarak ortaya çıkıyor.

Demek ki, başlangıçta Türkiye’de bir planlama pratiğinin gelişmesinden söz ederken bir taraftan haritacılığın gelişmesinden, diğer taraftan da imar ve yerel yönetim mevzuatının gelişmesinden iç içe söz etmek gerekecek. Anlatımı kurarken önce bu olgulardaki gelişmelere ilişkin bir saptama yapacak sonra da bunlara paralel olarak topluma hangi kavramların girdiği, hangi düşüncelerin geliştiğini ele almaya çalışacağım.

Haritalardan başlayalım. Modern denilebilecek, yani  teodolit, nivo vb araçlar kullanılarak, topografya biliminin tekniklerine uygun olarak alınan ilk İstanbul haritanın tarihi 1776. Yapanın adına izafeten Kauffer haritası deniliyor. Kauffer Fransız Elçisi Choiseul-Gouffier’in maiyetinde gelmiş bir subay mühendis. Ama, bu yalnız harita alma düzeyinde kalmış bir girişim. yani bu harita kullanılarak hiç bir plan kararı alınmış değil.

Harita alımıyla plan kararının birleşmesini ilk kez Von Moltke’nin çalışmasında görüyoruz. Von Moltke 1836-39 yılları arasında  Istanbul’un sokaklarını dolaşarak, plançete kullanarak kentin haritasını alıyor. O zaman harita alma kurmay subayların hüneri içinde. Von Moltke’de Osmanlı ordusunun reformu için Türkiye’ye gelen genç Alman subaylarından biri. 1839 da Ankara’nın ilk haritasını yapmış olan Von Vincke de refom için gelen aynı guruptaki subaylardan bir başkasıydı. Bu Von Moltke Türkiye’de iken yüzbaşıydı. Ama Fransa’ya karşı savaşı kazanarak Mareşal ve Almanya’nın milli kahramanı oldu.

Von Moltke haritası kentte bazı imar planı kararlarının verilmesi için bir altlık oluşturmuştur. Von Moltke’nin haritası o yıllarda çoğaltılarak kullanılmıştır. Ama bu harita üzerine çizilmiş bir planın kopyasına sahip değiliz. Belki yapılmadı, belki de kayıp. Ama Osman Nuri Ergin’in  Mecelle-i Umur-u Belediye’sinde bahsettiği 1839 tarihli ilm-u haber bu planın içeriği konusunda bize önemli ip uçları veriyor.Bu ilm-u haber İstanbul’a özgü bir çeşit imar nizamnamesi diye düşünülebilir. Bu belgede oluşturulacak ana yol güzergahları belirtildiği gibi, artık çıkmaz sokakların kaldırılacağı, yapılacak yolların bir biriyle dik olarak kesişeceği vb. kurallar konuluyor. Aslında Von Moltke’nin çizdiği 1836-39 haritası ve 1839 tarihli ilm-u haber modern planlamanın başlangıç noktası olarak görülebilir. Dikkat ederseniz bu başlangıç tarihi Reşit Paşa’nın Gülhane fermanını ilanı ile üst üste düşüyor..

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir. Acaba Osmanlı yöneticilerinin kafasında daha önceden gelişmiş bir kent planı fikri bulunuyor muydu ? Bu soruyu yanıtlamak bakımından benim bilebildiğim tek ilginç belge Reşit Paşa’nın İngiltere’de Osmanlı sefaretinde çalışırken yazdığı mektuplar. İstanbul üniversitesinin tarih dergisinde yayınlanan mektupların birinde İstanbul’da artık ahşap bina yapılmayarak kagir binalar yapılmasından, yolların geometrik bir düzeni olmasından vb. sözediyor. Bir anlamda 19.yy’ın ikinci yarısında Osmanlılarda planlama pratiğini etkileyen öğelerin ilk işaretlerini bu mektuplarda görüyoruz.

Bu kısa tartışmayla Osmanlı İmparatorluğunda kent planlama pratiğini 1840’ta başlatmış oluyoruz. Şimdi bu pratiğin onar yıllık aralarla nasıl geçişme gösterdiğini ele alacağım.  İlk on yıllık sürede yani 1840-1850 arasında en önemli gelişmenin 1848’de ilk defa bir ebniye nizamnamesinin çıkarılması olduğunu söyleyebiliriz. Bu sadece İstanbul’da geçerli bir nizamnamedir. 1839 İlm-u haberi ve Reşit Paşa’nın mektubundaki çizgidedir. Avrupa’da kentsel gelişmelerden esinlenmiştir. Ama bu nizamnameleri Avrupa’dan doğrudan tercüme edilmiş nizamnameler olarak düşünmek doğru olmaz. Nizamname okunduğunda dilinden bunun özgün bir metin olduğu hemen kavranır. Örneğin bu nizamname ahşap bina yapımını yasaklıyor, tüm yapıların kagir olmasını zorunlu kılıyordu. Ama kagir binalar çok pahalı olduğu için halk ahşap bina yapmayı sürdürüyordu. Nizamnamede kagir bina yapmaya gücü yetmeyenlerin “az  uzacık” yerde ahşap bina yapabilecekleri belirtiliyordu. “Az uzacık” Avrupa ülkelerinin nizamnamelerinde bulunan bir kavram değil. Bu tabir presizyon içermeyen, çok bize özgü bir tabir. Yani nizamname buradaki koşullar ve ihtiyaçlara cevap verecek biçimde yazılmış.

1850 – 60 yılları arası yeni planlama anlayışı girişi ve kurumsallaşması açısından değişmenin hızlandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde  mevzi planlar yapılmaya başlamıştır. Bunlar büyük yangınlardan sonra yangın yerlerinin düzenlenmesi amacıyla yapılmıştır. Bunlardan ilki Luigi Storari’nin  1854’de Aksaray yangın yeri için yaptığı planlardır. Daha sonra her yangın yeri için bu tür planlar yapılmıştır. Aynı Luigi Storari’nin 1856 da İzmir için de bir harita aldığını biliyoruz. Bu planları yapanlar başlangıçta hep yabancı harita mühendisleri olmuştur. Planlama henüz mimarlık hünerleriyle ilişkilendirilmemiştir.

Aynı dönemde kentlerin yönetiminde yeni kurumlar için gelişmeye başlıyor. Tabii buradaki en önemli olay, 50-60 döneminin en önemli olayı 1854’te İstanbul’da Şehremanet’inin ve bunun paralelinde bir İntizam-ı Şehir Komisyonu kurulmasıdır. Üyelerini dış dünyayla ilişkisi yüksek Hariciye Kalemi mensuplarının, Levantenlerin, ve müslüman olmayan milletlerin ticaret burjuvazisinin oluşturduğu bu komisyon belediye kurulmasını öneriyor. Bunun sonucunda 1857’de Altıncı Daire-i Belediye kuruluyor.

Türkiye’de ilk kurulan belediyeye Altıncı Daire-i Belediye ismi verilmesi de ilginç  Niye altıncı belediye, niye birinci değil? Bu bize önerilen belediyenin Paris’ten esinlendiğini gösteriyor.  Çünkü Paris’in yirmi belediye dairesi bulunuyor bunların en zengini Altıncı Belediye Dairesi. Bizim de Galata-Beyoğlu’nda kurulan ilk belediyemize Altıncı Daire-i Belediye deniliyor.

Ama buna bakarak Türkiye’de belediye kurulmasını bir özenti olarak düşünmemek gerekir.Tersine bu öneri bir ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. Çünkü 19.yüzyılın ikinci yarısında kentlerin alt yapısı ve formu yapısı önemli dönüşümler geçirmektedir. Geleneksel Osmanlı kent yönetim sistemini oluşturan Kadı + Vakıflar + Subaşı ile kentin bu dönüşümü gerçekleştirmesine olanak yoktur. Yeni bir kuruma ihtiyaç duyuluyor. Bu amaçla dünyada gelişmiş bir kurum olan belediye alınıyor. Ama belediye güçlü değildir, zayıf bir belediyedir. Mali kaynakları sınırlıdır. İlk belediye 3 sene sonra iflas ediyor, sonra gene kuruluyor v.s. Onlara girmeyeceğim.

1860-70 dönemine geldiğimizde, yani bir on yıl daha geçtiğinde yeni gelişmelerin belirginleştiğini görüyoruz: İlk ilginç gelişme yabancı harita mühendislerinin yerini Türk kurmay subaylarının alması oluyor. Yani, o hünere Türkler de sahip oluyor. Bu gelişmeyi ilk kez Hoca Paşa yangın yerinin 1864-1866 arasındaki düzenlenmesinde görüyoruz.  Bu düzenlemenin yapıldığı haritanın altında bir erkan-ı harp subayı olan Mehmet Kemalettin Bey’in imzası var.

Hoca Paşa yangınından sonra yapılan düzenlemeyi Türkiye’de imar planlama bakımından önemli bir dönüm noktası olarak görülebilir. Bu amaçla bir komisyon kurulmuş emrine önemli bir para verilmiş, ketin iş merkezi yeniden yapılaşırken kanalizasyon alt yapısı gerçekleştirilmiştir.  1864’te Galata’nın surlarının da yıkıldığı hatırlanırsa 3-5 yıl içinde kentin Halic’in iki yakasındaki MİA’nın araba trafiğine uygun hale geldiği görülür. İstanbul’un modernleşmesi içinde kent içi ulaşımda arabanın kullanılmasının çok önemli rolü olmuştur. 1825 öncesinde kentte sadece padişah araba kullanmaktadır. Diğer kişilerin araba kullanması yasaktır. Arabanın yaygınlaşmaya başlaması 1850 sonrasında olmuştur.

İlginçtir, 1861’de Bursa planı yapılıyor ve Bursa haritasını bir erkan-ı harp heyeti alıyor, başkanı kim?  Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa! Bu tarih ilginç  Fransa’da III. Napolyon’un hüküm sürüyor. Paris’te Haussman eliyle ünlü imar operasyonlarını yürütüyor. O sırada Paris’teki Osmanlı Büyükelçisi Ahmet Vefik Paşadır. Bu imar operasyonunu orada yaşayarak görmüş ve etkilenmiştir.

Burada Ahmet Vefik Paşa’yla ilgili küçük bir öykü anlatacağım. Ahmet Vefik Paşa Büyükelçi olmadan gençliğinde de uzun yıllar Paris’te yaşamıştır. İyi Fransızca bilmektedir, Paris’in seçkin çevrelerinde kabul görmektedir.Büyük elçilik için 12 atın çektiği beyaz bir araba yaptırır. Böyle bir araba kullanmak Kıralın ayrıcalığıdır. Ahmet Vefik Paşa bu arabasıyla Paris’te dolaşmaya başlayınca büyük bir protokol karışıklığı doğar. Kendisine bu arabasını kullanmaması konusunda yapılan ricalara aldırmaz, arabayı kullanmaya devam eder. Nihayet Osmanlı Padişahına şikayet edilir.O da Ahmet Vefik Paşayı Bursa Valisi olarak atar.

Ahmet Vefik Paşa Bursa’ya Vali olarak gelince Bursa’da bir imar operasyonu başlatır. Paris örneğini izler. Yolları genişletir. İmarın yıkıcı yüzünü Bursa ölçeğinde ortaya çıkarır. Bu örnekte ilk kez Osmanlı yöneticilerinin Avrupa imar deneyimiyle ilk elden etkileşimini görmüş olduk. Tanzimat döneminde Osmanlı Sarayının Avrupa’yla etkileşimi artmıştır. Örneğin 1863’te Avrupa örneklerini izleyerek Sultanahmette açılan Sergi-i Osmani’ye III. Napolyon çağrılmıştır. O gelememiştir ama 1867’de Sultan Abdülaziz’i Paris sergisinin açılışına çağırmıştır. Sultan Abdülaziz bu davete icabet edince Avrupa’ya giden ilk Osmanlı Padişahı  olmuştur. Sultanın ilk elden olan Avrupa deneyimi onun kentlere bakış açışını da önemli derecede etkilemiştir.

Yasal sisteminin gelişimi bakımından bu dönemin en önemli gelişimi 1864’te ilk defa İmparatorluğun tümüne şamil olan bir ‘Turuk ve Ebniye Nizamnamesi’ çıkması oluyor. 1839 ve1848’deki gelişmeler yalnız İstanbul içindi, 1864’taki tüm imparatorluğu içeriyor. Bir anlamda yasal sistemin gelişmesi de yeniliklerin difüzyon sürecine benziyor. Önce en gelişmiş noktadan giriyor, sonra yayılıyor..

Yeni bir döneme girelim, 1870-1880 arasına açılalım. Bu dönemde Avrupa kapitalizmi belli bir birikimi gerçekleştirmiş ve kapital ihraç aşamasına gelmiş bulunuyor. Osmanlılar da bundan etkileniyor, ve bundan yararlanıyor. Bunu ,tünelin yapılmasında, tramvayların yapılmasında v.s de gözlüyoruz. Artık 1860’ın ikinci yarısında merkezi değişmiş bir İstanbul şimdi de alt yapısı değişen bir İstanbul haline geliyor.

1877’de bir önemli yasa çıkıyor. Biliyorsunuz 1877 Birinci Meşrutiyet Meclisinin toplandığı bir dönem ve bunun 1 numaralı yasası il ve belediyeler ile ilgili yasa ve tüm İmparatorluğa Belediye teşkilatı yaygınlaşıyor.

1877 aynı zamanda, Osmanlıların Rus savaşını kaybettikleri bir yıl. Her kaybedilen savaş sonrasında kaybedilen topraklardan büyük bir göç oluyor. Bunların Osmanlı toprağına yeniden yerleştirilmesi gerekiyor. 1877 savaşı göçmenlerinin yerleştirilmesinde kente bakış açısında önemli bir değişmenin işareti var. İlk defa göçmenler kente yerleştirilmeye başlıyor. Daha önceki dönemde hiçbir göçmen kente yerleştirilmiyor. Osmanlı kentlerinde görülen ‘Göçmen Mahalleleri’ denilen grid planlı  mahalleler  1877 sonrasında ortaya çıkıyor..

Bu dönemde kentin kavramlaştırılması ile ilgili önemli bir gelişmeyi görüyoruz.. İlk defa kent tarihleri yazılıyor. O tarihe kadar kent tarihi yazılabilecek bir varlık olarak algılanmıyor. Bu bakımdan kentin tarihinin yazılması çok önemli bir şey. Yani kenti, organik, bir tarihi olan, tarihsel oluşan bir varlık olarak görülmeye başlıyor. Ve bunların ilkini tarihi Bursa’da görüyoruz; İsmail Beliğ Efendi’nin 1871 tarihli bir Bursa tarihi var. Aynı yıl Lamii Çelebi’nin Şehrengiz-i Bursa’sı yayımlanıyor.  Şakir Şevket’in Trabzon için yazdığı kitap1873 tarihini taşıyor.

Tabii kent tarihlerinin yayınlanmaya başlamasının başka nedenleri de var. Bu yalnız bir kavramsal problem değil. 1870’de Osmanlı yönetimi vilayet  salnamelerini  yayınlamaya başlıyor. Bu da beraberinde vilayet matbaalarının kurulmasını getiriyor.. Buna paralel olarak ta  ‘kent tarihleri’ yayınlanmaya başlıyor..

Osmanlı erkan-ı harp subaylarının harita almada ki hüner birikiminin ölçüsü olabilecek bir olaydan söz etmek istiyorum. 1875 yılında Paris’te II. Uluslararası Coğrafya Kongresi’ne Türkiye’de davet ediliyor ve erkan-ı harbiye dairesinin hazırladığı haritalar birinci dereceden mükafat alıyorlar. Bunun paralelinde, bu 1870-80 arası paralelinde ilk mimarlık kitapları da ortaya çıkmaya başlıyor. İşte Mehmet Rıfat’ın Leclerc’den Fenni Mimari tercümesi (1875), İbrahim Ethem Paşa’nın Viyana Sergisi dolayısıyla hazırlattığı Usul-ü Mimari’i de (1873) bu arada sayılabilir.

Demek ki 1870-80 arasında düşünce de bir derinleşme, biraz daha hünerlerin çeşitlenmesi, kurumsal yapının bütün imparatorluğu kapsayacak biçimde yaygınlaşması, harita mühendisliği hünerlerinin Türk’lerin elinde gelişmesi ve kente tarihi yazılacak bir varlık olarak bakılması ortaya çıkıyor.

Şimdi yeni bir aşamayı yani 1880-1890 arasını ele alalım.

Bu dönemde de yavaşta olsa bir derinleşme sürüyor, belediye olgusu İmparatorluğa yaygınlaşıyor, yangın yerlerinde mevzi imar planı yapılması da yaygınlaşıyor. Kurumsallaşmada atılan büyük bir adım var. 1882 yılında ünlü Ebniye Kanunu çıkartılıyor. Taa Cumhuriyet’in yapı yollar kanununa kadar, yani 1930’lara kadar 50 yıl uygulamada kalacak. Bu daha önce çıkartılan nizamnamelere göre olgunlaşmış bir yasa . İçinde Hamur kaidesi var, yol genişletildiğinde parasız arsa almak meselesi var, yeni yapılan mahallelerde kamu hizmetleri için yer ayrılması zorunluluğu vb. var. Bu yasanın bazı maddelerinin satırları arasında arsa spekülasyonunun başladığının ip uçları var.

O tarihe kadar ve bu yasada da  herhangi bir yerin imara açılması belediye reisinin filan yapacağı bir iş değil. Bir yer Sultan Fermanı ile imara açılabilir.  Bu Ebniye Kanununda İstanbul’da bazı yerlere parsel büyüklüklerinin büyük olması şartı ile Sultan’ın izni olmadan da yapılaşmanın başlamasına olanak veriliyor. Tütüncü Mehmet Efendi’nin Göztepe’deki  parselasyonu bunun uygulaması olarak görülebilir diye düşünüyorum..

Kentler açısından anlamlı sayılabilecek iki coğrafya eseri yayınlanıyor. Birisi 1889’da Ahmet Rıfat’ın 7 ciltlik  Lugat-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye’si. Burada her kent hakkında bilgi var. Tabii daha ünlü daha yaygın bilineni, yine  1889’da yayınlanan  Şemsettin Sami’nin 6 ciltlik “Kamus-ül  Alam”ıdır. Bunlar Coğrafya ansiklopedileri olarak tabii gündemimize  geliyor. Bunlar ilk örnekler, bu döne mde kent tarihi artık tek tek monograf olmaktan çıkıyor, ansiklopedik bir niteliği olan bir eserde karşımıza geliyor.

Bir on yıl daha sıçrayarak 1890’dan 1900’e gelelim.

Bu dönemde yeni bir olgu gelişiyor. Seyyah ortaya çıkıyor, yani turizm gelişmeye başlıyor. Osmanlı imparatorluğuna seyyahlar geliyor ve bunun kent yazınında yahut düşüncesinde yansıması, ilk kent rehberlerinin yayınlanmaya başlaması oluyor…

Mustafa Ziya’nın Rehnümay-ı Bağdat 1896, Mustafa Suat’ın ‘Haritalı İstanbul Rehberi’, yahut ‘İstanbul tarihçesi’1898,  ‘ Musavver  Rehber-i Seyyahin Bursa ve Civarı’ 1903 tarihlerini taşıyor.

Zaman içinde toplumun kentle ilişki kurma biçimi değişiyor, yeni anlamlar kazanıyor. Önce tarihi yazılan bir varlık haline geliyor, sonra bir ansiklopediler içinde yer alan bir madde oluyor, sonra da yabancıların içinde gezmesi için bir rehbere gereksinme duyuluyor.

1890-1900 arasındaki dönemde bir başka ilginç gelişme yaşanıyor; harita yapma işi askerlerin hünerinden normal mühendislerin yani mülkiye mühendislerinin hüneri haline geliyor, ilk topoğrafya kitapları, M.Münşi’nin “Arsa Taksimi” 1888, ile Kirkor Kömürcüyan’ın  “Fenn-i ve Mesaha-i Arazi” 1890 adlarını ve tarihlerini taşıyor..

Daha  ilginç bir kitap var bu dönemde, O da Namık Şükrü’nün “Hidayet-ül  Tarik-il İzalet-il Zelzelet-i vel- Harik”i. 1896 tarihli.

Yani bu kitapla deprem ve yangın riski problemi ilk kez ele alınıyor.İstanbul’un ilk sigorta haritası da bir İngiliz şirketi olan Goad tarafından 1905 İstanbul’un MİA’sı için hazırlanıyor. Yani bu soru gündeme geldiğinde hemen paralelinde sigorta şirketlerinin örgütlenmesi de gerçekleşiyor.

Şimdi  bir pratiğin nasıl gelişip toplumun içine  yayıldığını ve çok yönlülük kazandığını görüyoruz. Her aşamada yeni kavram giriyor. Kocaeli depremi sonrasında günümüzde plancıların gündeminde önemli bir yer tutan  ‘Risk Analizi’ konusunda herhalde Türkçe’de yazılan ilk kitap  Namık Şükrü’nün bu  kitabı. Bilmiyorum daha başkası var mı. Benim rastladığım ilk kitap bu.

Şimdi 1900 ile 1908 arasındaki sekiz yıllık dönemi ele alalım. 1908’de II.Meşrutiyetin ilanının getirdiği büyük kırılma dolayısıyla dönemlememizde bir değişme yarattık. 

Bu sekiz yıllık dönemde  II.Abdülhamit’in ilginç bir girişimine rastlıyoruz. II. Abdülhamit Paris sefiri Salih Münir Çorlu’yu çağırıyor ve diyor ki, ‘Yahu bu gelenler gidenler hep bu kentin kötülüğünden yakınıyor, ele güne karşı şu kenti güzelleştirecek bir şeyler yapalım. Git bir mimar bul Avrupa’dan, gelsin buranın bir planını yapsın’ diyor.

O da gidiyor Paris’te Paris Belediyesinin başmühendisi Buvar’ı buluyor. Buvar İstanbul’a gelmiyor. Biliyorsunuz Abdülhamit İstanbul’un her tarafının resimlerini, fotoğraflarını çektirdiği için ona belirli güzergahların, meydanların fotoğraflarını gönderiyor. O da o meydanlara ilişkin düzenlemeler yapıyor, süslüyor.Ve bu çalışmaların masraflarını da Fransız hükümeti veriyor. Bu meydan ve güzergah perspektifleri İstanbul’da bir sergileniyor. Bu albüm şimdi İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulunuyor.

Ama bu herhalde bu girişim Fransız şehirciliği için olduğu kadar Türk Şehirciliği için de yüz karası . Yani yerine gelmeye tenezzül etmeyen bir adama yaptırılan bu çalışmanın resimlerini gördüğünüz zaman bunu hemen anlıyorsunuz. Yapılan çalışmanın İstanbul’la alakası yok. Hatta orientalist bile değil.

1908 ile 1918 arasındaki, önemli bir kısmı büyük savaşlarla geçen, bu dönemde tüm bu zorluklara karşın  bugünkü kent planlamasına benzer düşünceler tartışılmaya başlıyor.

Buradaki büyük atılım Cemil Paşa’nın  İstanbul’a Şehremini olmasıyla gerçekleşiyor.  . Cemil Topuzlu biliyorsunuz İttihatçi  değil. Büyük kabinenin iktidarda bulunduğu, yani İttihatçilerin henüz ağırlığını koymadığı bir dönemde Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Cemil Topuzlu’nun köşkünü görüyor ve diyor ki, ‘Kendi evini böyle evini doğru dürüst yapan adam kenti de yapar, çağırın onu İstanbul Şehremini yapalım’ diyor. Çağırıyorlar ve İstanbul Şehreminliğini kabul ediyor.

Bükreş, Berlin, Viyana ve Paris’i ziyaret ediyor. Ve Lyon Belediyesi Başmühendisi Auric’i getiriyor. Ve Auric  tüm kent için bir planlama raporu hazırlıyor. Cemil Paşa  Gülhane, Fatih, Sultanahmet, Üsküdar’daki Doğancılar Parklarını yapıyor; tramvay yollarını genişletiyor, tramvay elektrikli hale getiriliyor.

Türkiye ilk defa Modernite’nin yıkıcılığı karşısında asar-ı atika’yı savunanların sesini yükseltmesiyle karşı karşıya kalıyor. Ve hatıratında Cemil Topuzlu yakınıyor. Diyor ki, ‘Bu Sultanahmet’teki hamamı yıkmak için çok uğraştım’ ama bırakmadılar diyor. Bırakmayan Sadrazam Küçük Sait Paşa, - ama, o zaman iktidarda değil, düşmüş ama Asara-ı Atika Cemiyeti başkanı.  ‘Halbuki ben Sultanahmeti Concorde Meydanı gibi bir meydan yapacaktım’ diyor.

Bu dönem Türkiye’de sanıyorum ilk defa bu yıkıcılık tutumu ile korumacılık tutumunun karşı karşıya geldiği yıllar oluyor. Ve ilginçtir burada karşı duran sadece tek Sadrazam Sait Paşa değil. Mimar Kemalettin’de bu konuda iki yazı yazıyor. Türk Yurdunda 1913 yılında. “Eski İstanbul ve İmar-ı Belde Belası”  ve  “İmar-ı Belde Fikrinin Yanlış Tatbikatından Mütevellit Tahribat”. Başlıklarıyla yayınlanıyor.

Gene  bu dönemde şunu görüyoruz; Celal Esat Arseven  Kadıköy dairesinin, Belediye’nin Kadıköy Dairesinin müdürü olarak Avrupa’ya incelemelere gönderiliyor ve bir rapor yazıyor. Bu Türkiye’de bir çeşit Belediyecilik Programı sayılabilecek ilk çalışma. Batıdaki belediyecilik anlayışını biraz Türkiye’de savunuyor. Ve ilginç; aynı yılda onun bir başka ünlü kitabı daha, “Eski Galata ve Binaları” yayınlanıyor.

Fakat, bir de yeni kent planlama anlayışının gelişmeye başlamasını göstermek bakımından ilginç olan bir kitap da, 1915 tarihli, “Çocuk Bahçesi Rehberi” oluyor. 1908 sonrasında İttihat-Terakki’nin etkisi arttıkça kent yönetimi ve planlama konusundaki düşünce düzeyinde, işin ele alınışında bir yükselme görüyoruz. 1917 yılında Herman Janssen İstanbul’a geliyor ve bir konferans veriyor. “Zaman-ı Hazırın Büyük Şehri” adıyla bir kitapçık halinde yayınlanıyor. Büyükşehir ya da  ‘metropol’ kavramı ilk kez gündemde yer alıyor.

Biz bu konuşmada Türkiye’de kent planlama pratiğindeki değişmeyi, düşünce alanında olabilecek yansımalarını kestirebilmek için ele aldık.Bu gelişmelere baktığımız zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor; “Tamam pratikte bunlar oluyor.  İşte topluma çocuk bahçesi vb. gibi çeşitli yeni kavramlar giriyor, ama kent konusunda soyut kavramlar gelişiyor mu, kent teorisinden söz ediliyor mu?”  Bunu sorunun yanıtını 1917 ‘İçtimaiyat’ mecmuasında  Ziya Gökalp’in ve ‘Ulum-u İçtimaiye ve İktisadiye’  Kent nedir? Kent sosyolojisi nedir? Gibi sorular soruluyor. Bu sorulara Spenser’ci çizgide işbölümü ve rekabet kavramlarına dayanarak yan ıtlar verilmeye çalışılıyor.

Savaş içinde mimarların kentle ilgisinin salt mimarlık sorunlarının dışında yeni konulara kaydığını görüyoruz. 1917 yılında Mimar Kemalettin  Yeni Mecmua’da “Şehirlerde Yiyeceği Temin Edecek Müessesat” ve  ‘İstanbul Şehrinde Muvasala Temini’ konularında yazıyor. Perakende dağıtım kanalları ve kent  içi ulaşımla ilgili ilk yazılar yazılıyor..

Cumhuriyet dönemine geçmeden önce Cemil Topuzlu Paşa’nın muvaffakiyetinin arkasında çok bilinmeyen bir olguya değineceğim.

Osmanlı Belediyesi fakir bir belediye. Bir belediye başkanının uygulama yapabilmesi para bulmasına bağlı. Para bulamaz ise hiç bir uygulama yapamıyor. Cemil Topuzlu Paşa’da belediye başkanı olduğu zaman ilk gün güçsüz belediye gerçeğiyle karşılaşıyor. Kasada para yok,memurlara maaş dağıtılamıyor. Cemil Topuzlu Paşa’da “Ben maliye bakanına gidip para isteyeyim.” diyor. Balkan Harbi sürüyor. Maliye Bakanı’na gidiyor. Maliye Bakanı diyor ki, “Cemil Paşa biz savaş içindeyiz, bizde da para yok, sana nasıl para veririz?” diyor. Beraber konuşurken Maliye Nazırının aklına bir şey geliyor. “Savaşta yabancı devletler taraf tutmamak için devlete borç para vermiyorlar ama belediyeye verebilirler”, diyor.

Maliye bakanının araya girmesiyle Belediye üstünden Perrie bankasından bir milyon altın  bir borç alınıyor.  Devlet’de işte Gazhanesini, Taksim Kışlasını, bir takım şeyleri Belediye’ye satıyor. Onun  600.000 altınını devlet alıyor. Ama belediyenin elinde bir 300.000 altın kalıyor.  İşte Cemil Topuzlu efsanesi bu 300.000 altının varlığı üzerine oturuyor. İlk olarak 30.000 altın verip şehrin güzel bir haritasını aldırıyor. ‘Alman Mavileri’ diye bilinen ünlü haritalar o zaman alınıyor. Pervitich vb. sigorta haritaları onların üzerine işleniyor. Şimdi onların detayına girmiyorum.

Şimdi gelelim Cumhuriyet Dönemine. Vakit de hızla akıyor, konuşmayı uzatmamak  için çok bilinen konular üzerinde durmayacağım.

Cumhuriyet Dönemi başladığın da kent planlama bakımından iki temel soru var. Birisi çok sayıda yanmış  Ege kentinin imarıydı , ikincisi ise Cumhuriyet Ankara’yı başkent ilan etmiş olmasıydı.Bu devrimci bir karadı. Ankara’daki imar başarısı rejimin başarısı ile özdeşleşmişti; burada uğranılacak bir başarısızlık  rejimin başarısızlığı olarak görülecekti.

Aslında bu hikayeyi biliyorsunuz, Löchler planın yaptırılıyor. Ankara  İmar Müdürlüğü kuruluyor, düzenlenen yarışmayı Jansen kazanıyor vb.. Bu Türkiye’de hemen herkesin bildiği bir öyküdür, ona girmeyeceğim.

Ama bu dönemde daha az bilinen, ama kent planlaması düşüncesi bakımından önemli olan başka birkaç gelişmeyi anlatmak istiyorum.

Bunlardan birisi  Türkiye’de ilk kez bir şehircilik ve yerel yönetim mevzuatının oluşmaya başlamasıdır.1924 ve 28 yılları arasında İstanbul Şehreminliği yapan Operatör Doktor Emin Erkul zamanında böyle bir külliyat oluşturulmaya başlamıştır.  Bunlardan birisi, ‘İstanbul Şehremaneti’dergisi. Ilk defa bir kere şehircilik ve yerel yönetim dergisi çıkıyor. Bunun içinde Şehircilik konusunda, bahçe tanzimi konusunda, yol yapımı konusunda, bir çok konuda bilgi var, makale var; dünya deneyimi hakkında makaleler var. Bu konuda düzenli çıkan bir dergiye Türkiye ancak  1924 sahip olabiliyor.  1840’tan başladık, ancak 1924’te böyle bir gelişme olabiliyor. İstanbul Şehremaneti çevresinde  en önemli figür Osman Nuri (Ergin). Ünlü Dört Çiltlik ‘Mecellei Umur-u Belediyye’yi yayınlıyor.

Celal Esat Arseven Camillo Sitte’nin kitabını Şehir Mimarisi adıyla çeviriyor. Şehircilikte o yıllarda iki önemli kitabın olduğu söylenebilir.  Bunlardan birisi Ebenezer Howard’ın  “Bahçe Kenti”, Şehircilik için bir ütopya öneriyor.Diğerin de ise Camillo Sitte’nin tarihi kentler için şehircilik problemini ele alıyor. Celal Esat Arseven’in çevirdiği işte o kitap.

Asıl ilginç olan, Operatör Dr. Emin Bey’in kendisi iki ciltlik bir şehircilik kitabını Fransızcadan Türkçeye çeviriyor. Bu Ed. Joillant’ın  şehircilik kitabı. Emin Bey aynı zamanda belediyecilik konusunda “Paris Şehremaneti Usul-ü Mali ve İdari Mecellesi”ni   çeviriyor. Bu tabii bence ilk önemli toplu yayın faaliyeti.

Aynı yıllarda başka şeyler de yayınlanıyor. Mehmet Ziya’nın “İstanbul ve Boğaziçi” (2 Cilt si, 1920,1928)  tabii çok ünlü olan Ernest Mambouri’nin “İstanbul Rehber-i Seyyahin” (1925), İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Karasi Vilayeti Tarihçesi”, Raif Nezih’in “İzmir Tarihi” (1926), Rıdvan Nafiz ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Sivas Şehri” (1928) gibi. Yani, 1870’lerde başlayan monografik şehir tarihleri artarak devam ediyor.

Ama, cumhuriyetin şehirciliğe bakışı bakımından çok önemli bir olan bir başka olay üzerinde durmak istiyorum. Cumhuriyet. 1922 ile 1928 yılları arasındaSıhhi ve İçtimai Coğrafya” kitaplarını yayınlıyor. Bunlar Ankara, Beyazıt, Çatalca, Gaziantep, Gelibolu, Isparta, Kastamonu, Kayseri, Çankırı, Kırklareli, Kırşehir, Konya, Muğla, Niğde, Sinop, Urfa, Zonguldak.

Buna ısrarla vurguluyorum çünkü Cumhuriyetin şehircilik anlayışı içinde sağlık önemli bir yer tutuyor. İlk kitap olarak 1922 yılında Savaş içinde Ankara “İçtimai Sıhhi Coğrafyası” kitabı yayınlanıyor.  Tabii bu boşuna değil. Sıtma var. Askere insanlar alınıyor, sağlık problemi var, vb. Ama sağlık artık Cumhuriyetin düzenlemelerinde ön plana geçen bir şey.

Bu tarihlerde bir başka gelişmenin ilk ipuçlaını görmeye başlıyoruz. Yavaş, yavaş; Türkiye’de şehir plancılığı topoğrafya hüneri olarak görülmekten çıkıp mimarların ilgi alanına girmeye başlıyor. Yani o Cumhuriyet’in ilk döneminde Galip Erer’ler vb. haritacı ama diyelim ki Burhan Arif’ler vb. mimar, yani bu bir geçiş dönemi yaşamaya başlıyor.

Şimdi, Janssen planı uygulanması vb. sorunlara girmeyeceğim.

Cumhuriyetin  kent planlama düşüncesinin oluşarak bunun kurumlarının oluşması ancak 1930 lu yılların ilk yarısında gerçekleşiyor..

Bu yıllarda arka arkaya çıkan beş  yasa var. Bu beş yasa, biri 1930 yılında çıkan ünlü 1580 sayılı Belediyeler Yasası, yine aynı yıl çıkan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu. Şimdi bakın bu iki yasa kardeş yasadır ve ikisi de şehir planına referans verir.  Cumhuriyetin önderleri, Atatürk’ün ve İnönü’nün sözlerine de bakarsanız kente bir sağlık mekanı olarak baktıklarını görürsünüz. Bu tabii kente çok ileri bir bakış açısı.

Bu iki temel yasayı, Yapı ve Yollar Kanunu, Belediye Bankası Kanunu, Mühendislik ve Mimarlık mesleğinin görülmesine ilişkin yasanın çıkması izliyor. Böyle beş altı yasa var. Bunlar aslında modernist yasalar. Ben bunları kentte var olmanın ve kentte yaşamanın meşruiyet çerçevesini çizen kurumsal yapı olarak yorumluyorum. Buna kısaca modernist meşruiyet çerçevesi diyorum. Yani modernist meşruiyet çerçevesi bu yıllarda, 1930-35 arasında yerleşiyor.

Bu dönemdeki gelişmeleri kavramak için aynı dönemdeki bir başka Cumhuriyet atılımı ile birlikte düşünmek gerekiyor. O da 1933 Üniversite Reformu.

Üniversite Reformuyla beraber Türkiye’ye o zaman  için Almanya’nın çok önemli sosyal ve kent plancıları ve akademisyenleri geliyor. Bunların birisi Ernst Reuter, biliyorsunuz İkinci Dünya Savaşı sonrasında Berlin Belediye Başkanı oluyor.  Gerhard Kessler,  Martin Wagner , Gustav Oelsner . Bunlar genellikle Alman sosyal demokratları. Bunların  Türkiye’de planlamaya ve sosyal olaylara bakışın derinliğini  artırmaya katkısı yüksek oluyor.

İstanbul Üniversitesi 1933 yılında reformu yaptığında Hukuk Fakültesinde  İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü diye bir enstitü kuruyorlar. Tabii bu rastlantı değil. Niye Enstitü kuruluyor, çünkü 1933 üniversite reformuyla bir Von Humbold üniversitesi kuruluyor. Von Humbold üniversitesi araştırma enstitüleri üzerine oturur. Bu enstitü şehircilik konferansları başlatılıyor. Bu konferansları ‘Komün Bilgisi’ adlı bir kitapta topluyorlar. Bu konferanslardan  birini Osman Nuri Ergin veriyor. Enstitü Osman Nuri Ergin’in bu konferansını Türkiye’de Şehirciliğin İnkişafı diye bir kitap halinde yayınlanıyor. Denilebilir ki, bu kitapla Türk düşün adamları dünyaya ilk kez şehircilik alanında dünyaya orijinal bir tez ileri sürmüşlerdir. Tabii Osman Nuri Ergin çok özel bir kişi, şöyle bir tez ileri sürüyor; batının kent modellerine karşı Türk şehirciliğinin imaret merkezli bir modeli savunabileceğini ileri sürüyor.  Benim şimdiki görüşüme göre bu modelin bazı sorunları var. Ama bugünkü konuşma bağlamında önemli olan bu değil.  O dönemde yani 1935 de dünya için özgün olan bir kuram ileri sürüyor. Yani bir anlamda 1935’te ilk düşünce ürünü verilmiş oluyor.

1580 sayılı Belediyeler Kanunu çıktıktan sonra Şehremaneti Mecmuası İstanbul Belediye Mecmuası adını alıyor. İçişleri Bakanlığı ‘Belediyecilik Dergisi’ diye çok kaliteli bir dergiler yayınlıyor ve tabii Arkitekt  çıkıyor, birden dergilerimizin sayısında ve kalitesinde bir yükselme görüyoruz. Şehircilikle ilgili yazılarda bir çeşitlenme kalite artması ortaya çıkıyor..

Şimdi size ilginç bir ilkten söz edeceğim. Şehircilik eğitimi hakkında benim saptayabildiğim ilk yazı 1934 tarihinde Mülkiye Mecmuasında Hayati Şemsettin imzasıyla yayınlanıyor. Hayrettin Şemsettin’in kim olduğunu bilmiyorum. Kim olduğunu tanımıyorum, birisi kim olduğunu bulursa çok memnun olurum. Bakın 1934-35 de şehircilik  bir eğitim problemi olarak görülmeye başlıyor.  Ve o zamana kadar şehircilik dersleri, Yüksek Mühendis Mektebi’nde, Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Yıldız’da var ama 1938 yılında ilk kez  Mülkiye’de yani idareci  yetiştiren okullara da konuluyor. Bu dersi Mülkiye’de Reuter vermeye başlıyor. Mülkiye’de  onun asistanı olan Fehmi Yavuz daha sonraki yıllarda bu dersleri devralacaktır. Fehmi Yavuz’un kent planlaması bakımından önemle üzerinde durduğu kentsel arsa sorunu ilk kez Reuter tarafından ciddi olarak vurgulanmıştır.Kent içi ulaşım planlaması konusunda yayınlanmamış olan bir ders kitabi hazırlamıştır.. Çünkü Reuter Türkiye’ye demiryolu tarife uzmanı olarak Türkiye’ye gelmiş; demir yolları tarife uzmanı olarak gelmiş. Almanya’da belediye başkanlığı yaptığı ve bu konuda birikimi olduğu için fırsat doğunca bu alanda hocalık yapmaya kolayca yönelmiştir.

1930 sonrasında  gerek belediye yasası, gerek umumi hıfzıssıhha kanunu kent yönetimlerine şehir planı yaptırması zorunluluğunu getirdiğinde Türkiye’de bu büyük işlevi yerine getirecek sayıda yetişmiş  plancı yok, bu durumda planlar başlangıçta yabancılara yaptırılıyor. Zaten yarışmaları kazanarak gelenler var; Jansen, Prost vb.leri gibi, onlar onar, on beşer tane yaptırılıyorlar. Çok sayıda yabancının bulunması tepkiler  yaratıyor. 30’lu yıllar ‘Arkitekt’ dergisinin çıkmasından sonra 30’lu yıllarda Türkiye’deki mimarlar bu planları Türkler yapsın kavgasını vermeye başlıyor.  Ve ilk yazıları 1932 yılında Burhan Arif Bey yazıyor. İlginç bir mücadele tekniği uyguluyorlar. Yaptıkları işleri gösteren sergiler düzenleyerek  ‘bak onların yaptığı gibi biz de yapıyoruz’ diyerek uygulamacıları ikna etmeye çalışıyorlar . Bu çabaların paralelinde Asım Kömürcüoğlu, Kemal Ahmet Aru gibi Türk plancılar iş almaya başlıyorlar.

Şehir planlama pratiğindeki ve kavramsal çerçevesindeki bu gelişmelerin beraberinde ‘bölge planlama kavramını  getirdiğini gözlüyoruz.  1940 yılında kapsamı çok sınırlı da olsa ilk  Bölge Planlama yapılıyor. 1940 yılında Zonguldak havzasındaki kömür işletmeleri birleştirilerek devletin eline toplanınca tüm alanın örgütleneceği bir bölge planı konusu olarak ortaya çıkıyor. Lojmanlar  nerede yapılacak, hangi işletmelerin hangi kuyuları işletilecek, Liman ve demiryolu bağlantıları nasıl kurulacak vb. Bu bölge planı raporunu Mithat Yenen hazırlanıyor.

Bu dönem içinde şehircilik konusundaki ilk telif kitap da 1937 yılında Celal Esat Arseven tarafından yazılıyor. 1940’lara kadar Türkiye’de iki ekolün çatışması var. Bir taraftan Alman ekolü, bir taraftan Fransız ekolü. Bu çatışma devamlı olarak sürüyor.

Belediyeler dergisinde Jansen’in bir yazısını hatırlıyorum. Adana için Fransızların yaptığı bir planla kendisinin yaptığı planı yol uzunluğu bakımından karşılaştırarak Alman plan ekolünün  ekonomik bakımından üstünlüğünü göstermeye çalışıyor. Amerikan planlama yazınıyla Türkiye’nin tanışması 1940’lı yıllarda başlıyor.

Celal Ulusan Karl Lochmann’ın, Şehir İmar Planlarının Tanzim Esasları’nı 1942’de tercüme ediyor. O zaman Amerika’da çok kullanılan bir kitap.  

Şimdi, bu ortam içinde yeni fikirler gelişmeye başlıyor diye düşünülebilir ve ilk defa planlar açık eleştiri konusu olabiliyor. Martin Wagner , o zaman Akademi’de ders veriyordu ve daha sonra da buradan Harvard Üniversitesine giden o dönemin  ünlü mimarı Gropius’un arkadaşı. O ilk defa planlama ile ekonominin ilişkisini kuruyor. ‘Planlama öyle sanatkarane’ filan bir şey değildir, diyor. ‘Şehir inşası hayat yaratmak ve iktisat yaratmaktır, ‘diyor . İlginç ekonomik analizler yapıyor. O tarihte yaptığı analizler ‘Arkitekt’ dergilerinde yayınlanmış. Onları incelerseniz inanılmaz kaliteli şeyler olduğunu görürsünüz.

Bütün kentleri mukayese etmek için bir teknik geliştiriyor. Mesela Berlin’le İstanbul’u mukayese ediyor. Nasıl mukayese ediyor? Şöyle; Bir insan o kentte yaşarken kaç enerji kölesi kullanıyor, kaç makine kölesi kullanıyor diye bir hesap yapıyor. Ne kadar çok enerji ve makine kölesi kullanıyorsa refahı o kadar yüksek oluyor. Ve bu yolla uluslar arası mukayeseler yapıyor. Bugünkü literatürde böyle bir mukayese örneği yok. Doğrusu onun ele alış biçimlerinden, ben çok etkilendim.

Türkiye’ye gelen Almanlar gerek Kessler olsun, gerek Oelsner olsun, gerek Reuter olsun, Almanların ‘Siedlung’ denilen konut mahalleleri uygulamalarının içinden gelmişler. Türk şehir plancılığına bu mahalle düzeyinde, “neighbourhood”  düzeyinde bir tasarımı getirmişler. Bu uygulamalar  Bahçe Kent anlayışının etkisi altındadır. Denilebilir ki “Bahçe Kent” Türkiye’ye Almanya üzerinden gelmiştir. Oelsner ve Kessler imar diye yapılanların pahallılığını eleştiriyorlar. Reuter tabii arsa spekülasyonun önemini  belirtiyor, vb. konularda bir derinleşmeyi görüyoruz. 

1940’lar, Türkiye’de  mimarlıkta da İkinci Ulusal Mimari denilen akım ortaya çıktığı bir dönem. Bu akım kendisini şehircilik alanında da Türk Kenti kavramının devreye girmesinde gösteriyor.  Sedat Hakkı 1943’te Hep Bu Topraklardan dergisine yazdığı bir yazıda  Türk kenti kavramını savunuyor. Mithat Yenen yine aynı yıllarda Türk Kentinin Dokusunu ortaya koymaya çalışıyor, bu akıma Celal Esat Arseven Türk Bahçesi kavramını geliştirerek katılıyor.

Birkaç şey daha söyleyip keseceğim, çünkü detayına girdikçe bu konuşma çok dağılıyor.

Şimdi Kent Sosyolojisi konusundaki gelişmeler üzerinde duracağım.Kent sosyolojisi kenti şehirciliğe göre daha soyut bir düşünce ile kavramaya çalışıyor. İlk önemli yazı 1931-32 yılında İstanbul Belediye Dergisi’nde Hilmi Ziya Ülgen’in yazdığı uzun bir seri yazıdır. Beş altı sayı devam ediyor. Bu yazıda Henri Prienne, Lucien Lefebre, Werner Sombart, René Marnier’e referans veriyor. Bir çeşit tarihsel sosyoloji açısı getiriyor.

Planlamanın sosyolojiyle ilişkisi  1935 lerde İstanbul için yapılan planlama yarışmasında gündeme geliyor.  Yarışmacılardan Fransız kökenli Agache Le Play’in “Science Social” akımının izleyicisi. Sanıyorum o yıllarda Rio’nun planlamasını yapıyor.İstanbul için yarışmaya gönderdiği rapor bir kent planından çok bir sosyal program öneriyor. Biliyorsunuz Le Play ekolü Ziya Gökalp’in savunduğu Durkheimcı sosyolojiden farklı. Ziya Gökalp’in karşısında bu sosyoloji akımını Prens Sebahattin savunmuştur. Ama bu ekolün saha araştırmasına dayanan monografik çalışmaları savunmasına karşın  Prens Sebahattin hiçbir şekilde bu tür bir çalışma  yapmamıştır. Bu yıllarda Türkiye’de Le Play ekolünün savunucusu Mehmet Ali Şevki Beydir. 1937’de Kurna köyünde ilk saha araştırmalarından birini yapmıştır.  Bu Mehmet Ali Şevki Bey Agache’ın Türkiye’de savunuculuğunu yapıyor o sırada. Yani bir kent planlamasını bir tasarım probleminden çok bir sosyal programlama meselesi olarak görmekten yana..

Şimdi, daha kritik bir konuya gireceğim. Ankara’nın başarısı ne kadar yüceltilirse yüceltilsin,  Cumhuriyetin 30’lu yıllardan sonra ki öyküsüne baktığımız zaman Cumhuriyet yöneticilerinin kenti sevmediklerini hatta kentten korktuklarını görürüz. Onlar köycüdürler. Köycülüğü savunurlar. Kent onlar için maazallah işçi sınıfının doğacağı, sonra da ihtilal olur diye korktukları bir şeydir. Cumhuriyetin bu yıllarında ilk defa kentin ileri bir şey olduğu ve ilerlemenin ancak kentle olabileceği fikri sosyologlar tarafından savunulur.

40’ların ortalarına doğru çıkmaya başlayan hoş dergiler var. İşte, ‘Yurt ve Dünya’ var. ‘Adımlar’ var. ‘İş’, ‘İnsan’ ve ‘Barış Dünyası’ diye bir dergiler var. Mesela bu dergilerin birinde Nadir Nadi kentlerin dağıtılmasını çünkü şer kaynağı olduğunu savunurken, Hilmi Ziya Ülgen kentin uygarlık açısından önemini savunur.

Tabii buradaki esas büyük atılım 1940 yıllarında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki sosyoloji grubunun oluşması ile ortaya çıkar. Biliyorsunuz Niyazi Berkes, Behice Boran, Muzaffer Şerif çok değerli bir grup oluşturuyordu.  ‘Yurt ve Dünya’ ve ‘Adımlar’ onların dergileri. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin  dergisinde de yazıyorlar. Bu dergilerindeki yazılarında Behice Boran ilk defa kent sosyolojisinde Chicago okulundan bahseder. Köycülük karşısında kenti savunur. Zaten Behice Boran’ın da üniversiteden uzaklaştırılmasının kanımca temel nedeni daha sonraki yıllarda açıklık kazanacak olan solculuğundan çok bu şehir ve köy çatışmasında aldığı pozisyonudur.

Ve yine bu dergilerde yazan sol kökenli ilginç biri var; Hüseyin Avni Şanda. O da daha savaş yıllarında ‘İstanbul nüfusu niye artıyor’ diye soruyor. Sorusunu ‘niye spekülasyon oluyor’ diye tamamlıyor. Savaş içinde ilginç bir saptama yapıyor. Aslında İstanbul’daki arsa spekülasyonu savaş içinde başlar. Savaş sonrasında değil. Savaş içinde başlamasının sebebi de savaş içinde dış ticaretin kapanması dolayısı ile dış ticarette de sermayesi olan kesimler enflasyon dolayısıyla sermayelerini kaybetmemek için gayri menkul almaya başlarlar ve Anadolu yakasındaki önemli spekülasyon o zaman başlar.

1946’lara geldiğimizde şöyle bir soru ortaya çıkmaya başlar; Gecekonduların ilk ipuçları çıkar.1930’ların modernist meşruiyet çerçevesi içinde Türk aydını gecekonduyu kabul etmeye hazır değildir. Türk Aydını ‘hadi onlar köyüne’ geri dönsün pozisyonunu benimsemiştir. Bu dönemde gecekonduyu savunan ilk yazıyı Kessler yazar. 1949’da Arkitekt dergisinde.   Bunların çok önemli bir başarıyı gerçekleştirdiğini, devletin yapamadığını yaptığını, önümüzdeki belediye seçimlerinde meclis üyelerinin bunların arasından seçilmesi gerektiğini savunur.

Size anlattığım yüz yıllık bir öykünün sonuna geldim. Tabii İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir başka büyük öykü başlıyor. Bir ülkenin yaşamında geçirebileceği en büyük dönüşümün içine giriliyor. Kırların çözülüp kentlerin hızla büyümesi, hakikaten her toplumun yaşayabileceği en büyük dönüşümdür. Burada anlattığım öykü  Türkiye’nin bu büyük dönüşümü yaşamaya tam hazırlıksız olarak yaşamaya başlamamıştır. 1930’la 1946 arasında kentle ilgili bilgisini artırmış  kavramlarını derinleştirmiştir. Türkiye koşulları içinde bu konunun düşünülmesine el verecek araçlar ve düşünce alt yapısı 1930-46 arasında ciddi olarak kurulmuş ve Türkiye’de tartışılmıştır. Ama Türkiye’nin Savaş sonrasında  karşılaştığı büyük dönüşüm karşısında bu birikim yetersiz kalmıştır. Tabii bu konuşmada onun nedenlerine girmeyeceğim, o ayrı bir konu.

Sanıyorum Türkiye’de biz bu dönemi daha da derinliğine çalışmamız gerekir. Bir çok alanda olduğu gibi bu alan da kafi derecede çalışılmış değildir.

Teşekkür ederim.

Sorunuz var ise:

Doğan Hasol: Teşekkür ederim.Şimdi şehrin önemini söyleyenlerden bahsettiniz. Bunlara bir ekleme belki yapabiliriz diye düşünüyorum. Arkitekt’in ilk sayısında Sedat Hakkı’nın bir yazısı vardır, hatta soyadı bile yok, Alişanzade Sedat Hakkı diye geçer. Orada İstanbul nüfusunun savaş nedeniyle çok azaldığını ve İstanbul’un yeniden işlerlik kazanabilmesi için nüfusunun artması gerektiğini söyler. Bunu müsaadenizle ekleyeyim. Demek ki ‘Arkitekt’in ilk sayısında Sedat Hakkı’da şehrin  önemini savunanlardan birisi oluyor.

İlhan Tekeli:O bugün farkında olmadığımız ilginç bir sorun alanı. Günümüzde bizim kent sorunlarına bakışımız büyüyen kentlerin sorunlarıyla koşullanmış durumdadır. Bugün şehirci dediğimiz zaman kentin büyümesiyle cebelleşen bir adamı anlıyoruz. Halbuki  I.Dünya Savaşı sonrasında liman kentlerimiz İzmir, İstanbul özellikle Ankara’nın başkent olması sebebiyle küçülmüştür. Küçüldüğü zaman ortaya çıkan sorunların ne olabileceğini bizim bugünkü anlayışımızla kavramamız çok zor. Bir örnek vereyim. O ilginç bir olay. Bu yangın yerleriyle ilişkili. Yangın sonrası için Osmanlıların geliştirdiği kurallar var. Bir yangın olunca, oraya gidiyorsunuz, planını yapıyorsunuz. Biraz hamur kaidesini uygulayarak arsa alıyorsunuz, bundan yararlanarak yolları genişletiyorsunuz, belki karakol yeri, filan da koyuyorsunuz. Ondan sonra yangın yeri imara açılınca hemen doluyor. Çünkü 19.yüzyılın ikinci yarısının kentleri büyüyen kentlerdir., Cumhuriyet sonrasında İstanbul’da ne oluyor? Bir sürü yangın yeri var. Belediye yangın yerlerini planlıyorlar, ama kimse gitmiyor oraya, orası bir türlü imar olmuyor. İmar gerçekleşmeyince özellikle Fatih’te belediye ile tramvay idaresi arasında büyük bir sürtüşme çıkıyor. Belediye tramvay idaresine diyor ki, ‘ Şu yangın yerinin ortasına bir tane yap’ diyor. ‘Burası canlansın.’ O da  ‘yolcu yok, yapmam’ diyor. Ve bu büyük bir tartışma oluyor. Bu da tramvay idaresinin belediyece satın alınmasının nedenlerinden birini bu oluşturuyor. Zar, zor ,baskı koyup, o hattı yaptırıyorlar ki o yer canlansın!! Yani küçülen şehrin sorunsalı farklı. 

Evet başka soru  var mı?

Yok gibi..