Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Yaşamsal Mekan Kurgusu"

tarih: 
01/05/2004
poster: 
YA17.jpg
konusmaci: 

 

 

“Yaşamsal Mekan Kurgusu”

Tarih: 5 Ocak 2004

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 17. konuşmacısı, ‘Yaşamsal Melan Kurgusu’, başlıklı konuşması ile Prof. nezih Eldem olmuştur.

Konuşma 5 Ocak Mart 2004 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/nezih-eldem adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Yaşamsal Mekan Kurgusu”

Prof. Nezih Eldem

Sayın Rektörüm, Sayın Dekan'ım, Sayın Hocalarım ve Sevgili Ögrenciler, Sayın Misafirler;

Ben, çok mutluyum bugün, çünkü Sevgili Yunus Aran'la aynı şeyleri paylaşmış bir kişi olarak, ben de bu mektebin bir ögrencisi idim; o da bu mektebin bir ögrencisi, idi. Ben ilk defa onun adına davet edildim ve çok çok mutluluk duyuyorum. Mektep arkadaşım adına yapılan bu toplantıda konuşmaktan mutluluk duyuyorum. Herkese

teşekkür ederim. Sabırları için, şimdiden teşekkürler...

Ben, her şeyimi bu mektebe ve Sedat Bey'e borçluyum başta... Orta mektebin, anlatıldığı gibi, sözümona resim de yaptığım için midir bilmiyorum... Orta mektep öğrencisi iken bu mektebin önünden geçerken esas vaziyeti alır, oturur ayaklarımı düzeltir ve Osman  Hamdi Bey'in heykelini selamlardım. Onu yapmadan geçersem, göremezsem, önüme birisi gelirse huzurum kaçardı. O kadar sevdiğim bir kurum idi. Çok şükür girmek de nasip oldu ve çıkmak da...

Çıktım ve 60 sene... Ne demek biliyor musunuz? 60 senedir ben bu mektebin hasretini çekiyorum. Bunun için çok mutluyum. Yunus'a tesekkür ederim.

Şimdi, bugünkü konu doğrusu mimarlık demek oluyor. Mimarlık, “Yaşamsal Mekan”. Biliyoruz ki her insan, her varlık kendinden önceki, kuşakların kendine göre düzenlediği bir çevreye doğar. İlk yaşamsal öğretiyi ve etkileri alır; sonra değişen, gelişen gereksinim ve tercihlerine göre onu değiştirir, ve kendi çevresini yaratır. Çevre sosyo-kültürel kimliği açıklar. Teknolojinin sosyo-ekonomik kurgusunun, değerler sisteminin tüm ağırlıkları kentsel yaşamsal çevreye yansır.

Bilmek, yapabilmek, ve hedeflemek gibi sözü edilen bu toplumsal ve insani özellikler, sürekli gelişen ve degişen istek ve tercihler olduğuna göre; hele günümüzdeki faktörlerle ileti hızı düşünülürse, mimarlıkta ulusal kurumsallıktan, Ulusal Uslup’tan söz edilemez bile... Kaldı ki küreselleşmenin tanımlayıcı gücü karşısında, değil ulusallıktan, evrensel boyutta gelenekselden bile söz etmeye yer yoktu diyebiliriz. Ancak, tarih bilinci açısından sürekli tekrarlanan bir yanılgıyı, bir kavram kargaşasını ortadan kaldırmadan bu konuyu tartışmak boşunadır. Bunun için tarihle aramıza bir çizgi çizerek bizden önce varılan tüm yaşamsal çevrenin bir solukta yaratılmadığını iyice anlayarak kendimizi tarihin sürekliliği içine yerleştirip, “ben tarihim” diyebilmemiz şarttır.

Bu durumda, ulusallık ve geleneksellik adına hiçbir üslupsal ve simgesel samimiyetsizliğe düşmeden, kişisel ve toplumsal çagdaş kültürel kimliğimizi ve tercihlerimizi tartışmalıyız. Şimdi ben vaktimin çok dar olduğunu düşünerek, hemen görüntülerle birilikte konuşmak istiyorum ve ondan evvel konuşmayı kararlaştırdığım şeyleri bir tarafa bırakıyorum.

(Bu resimler içerisinde...,) bunlar benim mikro film büyüklüğünde, yani Laika filminin beyazlatılmış, boşaltılmış temizlenmişi üzerine kalemle kendi çizdiğim, özel boyalarla boyadığım resimler... Bunu böyle yapmamın sebebi vermekte olduğum ders; "Mekan Örgütlenmesi" dersi idi basta... Anlatırken diapozitif kullanıyorumdum. Diapozitifterin içerisinde bir avize oluyor, bir bilmem ne oluyor; lüzumsuz, manasiz başka şeyler oluyordu. Hayır ben ne söyledimse onun çizilmesini istiyordum. Çizerek anlatmaya kalktığım zaman da, çizmek yavaş oluyordu. Anlatmak hızlı... Yetişemiyordum. Onun için bu çizgi... Mazur görmenizi istediğim bu çizgiler yüzlerce, -dört yüz tane, beş yüz tane- birikti elimde... Bunları resimli roman gibi böyle kullanarak derdimi anlatmaya çalışıyorum. Bu iki resim şunu anlatıyor: "Üzre gök tanri, aşra yağır yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış. " Sonrasi var....

Yukarıda Gök Tanrı, aşağıda kara yer yaratıldığı zaman ikisinin arasında da kişi oğlu yaratılmış. İşte bu yaşamsal çevre bizim sorumlu olduğumuz hadise. Yani bunun elverişliliklerini gözetmek, mimarın peşinde olması gereken şey... Bu arada, sol taraftaki resim uzayda bir insan, yani solunum yok. Dünya’dan götürdükleri ile ancak orada yaşamsal bir çevreyi yaratmaya çalışıyor.

Bu sağdaki resim ise başkabir şey; benim yapmaya niyetlendiğim, henüz daha başlamak fırsatı olmayan sekiz metre boyunda bir seramik panonun eskizi... “Evren ve peşindeki insan”. Orada diyorum ki ben; bir işte kadın var, erkek var, aile var, komşu var, sokak var, mahalle var, ülke var ve dünya var. Görüntülenmiş dünya. Biz bunların dışında, zamanca ve mekanca başka şeyi idrak etmek, yani sonsuz zamanı ve sonsuz mekanı idrak etmek olanağına sahip değiliz, ama varlığından haberdarız. Büyük patlamayı -yukarıdaki gibi- ve kara delikleri biliyoruz ve bunların da peşindeyiz.

Yaşamsal çevre, bizim için litosfer üzerindeki atmosferi beraberinde getiriyor. Nitekim, işte solda, burada da balık için de yasamsal çevre hidrosferdir. Su küredir; onun dışı ölümdür; işte ölümü kokluyor balık... İnsan için ölüm de, suyun altında, yaşıyor ama, insan vücuduna taktığı bazı şeylerle... En azından elbisesinin içine yerleştirdiği, sağlığını sürdürebilmesini etkileyecek koşulları da beraberinde alarak yine de suyun içine inebiliyor.

Evren, yer ve gökten oluşan bir sonsuz boyutta gözüken şey... İşte düzlem gibi olmasına mukabil biliyoruz ki küresel bir parçanın perspektifte görünüşüdür. Bunun içerisinde insan... Herkes kendi boyundan dünyaya bakar, kendi koşullarında dünyaya bakar. Ve bir takım engeller, biraz ötesini görmesini önleyen bir takım engeller veya bir takım işaretler; çizgisel de olabilir bu; daha katı daha yumuşak bir şekilde, bu büyük mekanı, sonsuz değil ama tanımlanan mekanı değiştirir. Bir takım duvarlarla, bu düzlem içersinde bir takım bölümler meydana getirirsek, yasamsal mekanı, belli amaçlarla belli bölümlere bölüyoruz. Bu amaçlar bazen bir koyunun çıkıp gitmesini önlemek içindir, bazen de bir tavuğun çıkıp gitmesini önlemek içindir diyelim. İşte birisine böyle bir engel yeterli olabilir, ötekine daha kapalı olabilir. Bunlar insan için öteki devamının varlığından haberdar olunan bir mekansal kurgu iken, burada dışarısını algılamaya engel olan bir mekansal kurgu: İnsanın boyunun çok üzerinde engellerle, görsel engellerle oluşturulmuş bir kurgu... Ötede de gökyüzünü dahi görmeyi engelleyen bir tam kapalı bir kurgu; ama yarıklarla, bir takım istikametlerde yırtılmalar ve dışarıdaki büyük yaşamsal mekanı haber veren tavırlar olabiliyor. Bunun ötesinde ışık gibi bir unsur vardır. Deminkinde unsurları söylediğimizde, birbirimizi anlamak için çizdik, ama şimdi hakikate bakarsak, bu tam kapalı bir yerde ışık yok. Ama bir delik açılırsa o delikten içeriye ışık giriyor. Işık, sağ taraftaki gibi belli miktarda aydınlatan ve algılamayı mümkün kılan bir boyutta giriyor. Bazen de, daha bir büyüyor ve pencere dediğimiz ya da kapı dediğimiz yırtıklar, yani döşemenin devamlılığını sağlayan yırtıklar ki o bizim yürüyüp gitmemizi kolaylaştırıyor, meydana gelebiliyor.

Ama ışığı mekanı oluşturan bir yumuşak öge olarak biliyoruz, ki genellikle yukardan gelir... Öyle alışmışız. Bütün mimari vurgular böyle bir ışığa göre, yani yukarıdan gelen ışığa göre... Bütün profiller, en ince sanat hesabı yapılarak gelistirilen profiller, formlar bu ısıga göre yapılmıs. Insan da böyle aslında; kaşın gözün üzerinde olması, kirpiklerin durumu... Her şey yukardan gelen ışığa karşı ya koruyucu, ya da belirleyici olmuştur. Aşağıdan tutulan bir ışık en güzel insan yüzünü bile dehşet verici hale sokulabilir.

Pencere dedik. Benim pencere ile ilgili o kadar çok söyleyecek şeyim varki; onları atlıyorum bugün... Ama benim, AD dergisinde yayınlanmış "Pencere Bitti!", diye bir yazım var; onu okumanızı tavsiye ediyorum. O ismi de derginin sorumlusu bir hanimefendi verdi, "Bitti!" lafını koydu, çok hoşuma gidiyor o da... Burada pencere, birbirine takılı şekilde görülen, ve en ufak hareketimizde göremediğimiz, duvar parçalarının da engellediği kısımlarında tekrar görüntüye katıldığı bir süreklilik içerisinde... Ama biz ayrıca, mekanın tavanını taşıyan, mekanı oluşturan unsurların varlığı ile de kuşatılmış hissediyoruz kendimizi... Yani bu eski bir cumbada oturduğumuzu farz edersek böyle...

Işık o kadar ilginç bir şey ki, mesela bakınız, bilmem biliyor musunuz, tavşan ışığın içinde kalırsa, otomobilin farlarının içinde kalırsa, ve o otomobili kullanan kimse ısrarla bu durumu sürdürürse, tavşan asla bu ışığın dışına kaçamaz ve ölürmüş. Koşarak ölürmüş. Böyle bir yumuşak engel; tavşan için böyle..

Evlerde ise, o deminki pencere sistemine göre bir takım duvarlar olabiliyor. Başka amaçla kullanmak üzere duvar bırakmayan, her duvarın ortasına bir pencere açan, çagdaş uydurma yapılarda ise, işte pencerelerin önünde böyle abuk sabuk bir takım kullanımlar da doğuyor. Işığı anlatırken akla gelmeyecek şeyler değil tabii...

Ses var... Ses de; mesela soldaki resimde bir gemi, bir liman parçası var... O resme bakınca sesi de beraber algılıyoruz biz... Orada makinelerin sesleri, vapur sesleri var dolayısıyla beraberinde... Camide de ses çok farklı bir şekilde yansımalar, yankılar yaparak varlığını sürdürüyor. Bu yumuşak ögeler içerisinde önemli bir yeri oluyor. Cami ile ilgili başka söyleyeceklerim de var, ses ile ilgili, ama onları daha ileriye bırakıyorum.

Bu da ısı ve yine ses bir yandan... Bir hamamın, hamam mekanının sesi, tınısı; o mekanın çok büyük özelliğini oluşturuyor. Öbür tarafta, kar yağdığı zaman ses son derece değişiyor. Bakın bu resim, benim askerliğim sırasında nöbet tutarken fark ettiğim bir hadişeyi getiriyor. Ağaçlar karlar içerisinde kalmış. O manzara, benim her gün gördügüm manzara idi. Büyük farkı beyaza boyanmış olmasında değil, sesler değişmişti. Ağzımdan çıkan ses yere düşüyordu adeta. Yansıma yoktu, geri dönen ses yoktu. Bu geri dönen sesin olmamasını da, yine demin tavşanda, ışığın yaptığı şaka gibi başka bir şeyle anlatayım size; onu da belki daha sonraya saklıyacaktım ama ihtiyaten söylemiş olayım diye anlatıyorum. Ben Gümüşsuyu'nda Elektrik Fakültesi’nin seslendirme ile ilgili atölyesini hatırlıyorum. Orada duvarlarda keçeler sürri piramitler bütün duvarlara ve tavana konmuştu. Yerde de halılar vardı. Amaç, yansımayı sıfırlamak, havada canlı olarak kalan sesi almak, yok etmek. Öyle ki o piramitIerin kesitini: gösterdiler. Keçe piramit, 30 cm filan boyunda 15 cm çapında piramitler... Koniler, pardon koniler; piramitler diyorum. Onların kesitini gösterdiler; içerisi yanmış. Ses orada odaklanıyor, ve içini kömür haline getiriyor. O kadar enteresan ki... O sırada bir hademe dedi ki, "Ben burada sinek süpürmekten bir haloluyorum."

"Ne demek istiyor bu?” dedim. Anlattı orada doçent arkadaşım.

"Sinekler ölür burada" dedi.

"Niye ölür?" dedim.

Buraya kazara bir sinek girerse ölürmüş. Uçarken, uçarak ölürmüş. Sinek çünkü görerek gitmezmiş yoluna, yansıyan sesi alarak, bir kati noktaya mesafesini tayin edermiş, ve oraya konmak üzere gidermiş. Ama ses gelmediği için bir sonsuzlukta, bir boşlukta kendini hissediyor, ve uçtuğu müddetçe geri dönen bir ses olmadığı için aynı noktada uçmaya devam ederek, yorgunluktan ölürmüş. Bunlar, mekan oluşturmaktaki yumuşak ögelerin şakaları ama düşünmeye değer...

Yine yumuşak ögeler belli şeylerin, giderildiği yerler; mesela gölge... Işığın, yahut da güneşin engellendiği yerler... İşte çadır, kuruyorsunuz; gölge hangi istikamette ise o istikamette bir form, gölge formu var. Aslında çadır formu, direklerle çadırın oluşturduğu piramit değil, dikdörtgenler prizması değil. Onun, ışığın meğil göre değişen bir başka formu var. O formun içerisinde eğer sizin tercihiniz o ışıktan, o güneşten korumak ise; yer değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Bu da mekanın yumuşak ögesi... Işık!

Bir başkası da bir şeyi sizlendirmek, yani bir şeyi engellemek. Şemsiye gibi; yağmur yağan bir bölgede, yağmur yağmayan bir bölge elde etmek. Bu da yine rüzgarla, yağmurun hızı ile, meğili ile degişen bir yumuşaklık içerisinde tabii ki...

Dünya boşluklardan oluşuyor, ve mimari bu boşlukların yaratılmasıdır, elverişli hale getirilmesidir. Yaşamsal boşluğun elverişli hale getirilmesidir. Bunu anlayabilmek için bu elverişlilikleri kap kaçakta görmekte fayda var. O kap kaçak, örneğin burada olduğu gibi bir küp şeker... Aşağıda bir kabın içerisinde bir kilo küp şeker, -işte ne kadarsa- bu dikdörtgenler prizmasından oluşmuş kabın içerisinde... Amaç bu boşluğun, bu kadar şekeri boşluksuz kullanmak. Yani o şekerlerin, boşluksuz halde dizilmiş halini, mekan olarak tarif etmek. Bu da o kutuyu, şu kalınlıkta bir mukavvadan yapmakla mümkün oluyor. Ama eğer on kilo şeker depolamak, kutulamak istiyorsak, mekanı onun boşluğuna göre yaratmak istiyorsak; o zaman ondüle mukavvadan daha kalın, ama bu kutuları içine tam olarak alacak, eksiksiz yırtıksız alacak boyutlarda bu kutuyu yapmak gerekiyor. Yine o zaman da mekanın, boşluğun elverişli kullanılması için gündelik hayatımızda çok rastladığımız sorunlar... Keza bir reçel kavanozu; içinden büyük kaşıkla alınacağı için ağzı geniş olması lazım. Çok yüksek dar uzun olmaması, belli bir derinlikten fazla sapın girmeyecegini düşünmek lazım. Ama ona mukabil bir zeytin yağı şişesi; ağzı dar. Akarken belli miktarda akıtabilmek, yere koyulduğu zaman yuvarlanmasın diye şişenin yapılış biçiminin getirdiği deformasyonları yok eden dip şekillenişi buradan geliyor yine... Ona mukabil bir sürahi de, işte daha genis bir şekilde birkaç bardaklık su miktarı ihtiva ettiği ve akıtılırken de bir bardağa akıtılacağı için ağzının şekillenişi belirlenmiş olan bir hale geliyor. Şimdi bunlar mükemmel dizaynlar mükemmel tasarımlar. Ama hepsi o amaçlarla yapılmış, içeriklerinin icaplarını yerine getirmek üzere şekillendirilmiş.

Hele hele başka bir şey var; soldaki kahve cezvesi. Küle sürersiniz, yavaş yavaş kabarır ve tabii Türk Kahvesi pişiriyorsunuz... O kabaran köpüğün yayılması için bir balkonu vardır. Fincanlara, üstündeki köpüğü eşit dağıtmak için, önce azar azar dökmeniz lazım. Onun için de, küçük bir emzik, bir ibik yapılmıştır. Oradan taşan kahveye mukabil, burada da azar azar akıtabilmek şansı getirilmiştir. Bu da kahve cezvesinin harika tasarımıdır. Dipte geniş bir şekilde küle oturan, yahut da fazla harlı olmayan bir ateşe oturan bir cezvenin şekillenişi. Ben bazen şaka olsun diye öğrencilerime “Bu cezvenin baska bir hususiyeti var, fark ettiniz mi?” diye sorardım. Onlar da derlerdi ki "Solaklar için yapılmış bir cezve." Bu da şakası işin. Böyle bir şey yok. Ben ters koydum diapositivi...

Küp; çamurdan yapılmış olması, içinin ya hububat gibi, pirinç, buğday gibi bir takım tanelerin, ince tanelerin konacağı, yahut da suyun konacağı, pekmezin konacağı, bir çeşit sıvının konacağı bir mekan... Bunun da boyları çok farklı ve genellikle bunlar ya sağlam bir köşeye oturtulur, yahut da yere gömülür. Onun için dibi dar olur. Dibinin dar olmasının bir başka asıl önemli sebebi de, azaldığı zaman alabilmek şansı; yani dibe toplanan sıvıyı alabilmek için... Yayvan olsa dibi, hani leylek nasıl tepsiden su içemez ise -gagası yüzünden-, burada da dibini dar yapıyor. Dibinin dar olması sağlamlığını da getiriyor. Bir sürü meseleyi cevaplandırıyor, yani burada sonsuz kaçınılmazlıklar ve iyimserlikler var, bu forma giderken boşluğun oluşturulmasında...

Bir testi de ise, evvela miktar itibariyle bir insanın kaldırabileceği, ve çeşmeden eve kadar taşınan bir suyun, taşınabilecek miktarina göre bir boyutlandırma, ve ondan sonra sapını da rahat bir şekilde tutulabilecek dengeli, bir noktada olması gibi ögeler...

Hele bir tanesi var ki, cam bardaklar... Ben hayranım, bir deha eseri... Cam bardak, çay bardağı, bir de Vagonli'deki bardaklar... Vagonli'de, tabii sallanıyor diye, o cam bardaklarla su  vermiyorlardı. Ben gençliğimde, çocukluğumda hep trenle seyahat ettiğim için çok farkındayım, rahatsızlık veriyordu. Sarsıntıdan kazara çarpılıp da dökülmesin diye böyle bardaklar yapıyorlardı ama çay su içmek, bir kere sicak çay içmek onun içinde çok rahatsız bir şeydi. Cam bardaktan çay içmek son derece rahat. Bir kere tutuşu çok rahat. Çünkü sıcak bir camın içindeki şeyin sıcak olduğunu düşünürsek soğuk bölgesinden parmaklarınızla sıkarak kullanıyorsunuz. Düz bardaklar var şimdi, ama ... onları da sıkmanız gerekiyor. Çay da limonata gibi içilmiyor.

İnce belli cam bardaklardaki rahatlık, meğilli bir dudak payı olması ve içindeki sıcak şeyi içerken rahatlıkla içilebilmesi. Elinizden kaymaması için de ince yerinden tutabilmek imkanı olması. Bir de bir başka bir şey daha var; merkez kaç kuralından yararlanan kahvecinin tepsisi. Çevire çevire dökmeden götürebilmek imkanının olması...

Benim çok taptığım bir başka biçim, çadırdır. Çadır harika güzellikte bir formdur. Bir direk, basınca çalışıyor, çubuklar ince halatlarla, dikişlerle birbirine bağlanmış çadır bezini çekmeye çalışıyor... Ve uçlarından yere kazıklar çakarak bağladığınız zaman bu sistem mükemmel bir şekilde, her bir eleman kendisinin yaradılış şartlarını cevaplayan bir şekilde çalışıp, öte yandan kullanışta ise on tane ameleyi barındırır. On tane amele ayaklarını uzattıkları zaman bu dairesel alan içerisinde, ayakta durduklarında direk kenarında boylarını rahatlıkla halleden bir yükseklik var. Oraya çivi çakılmış ceketlerini assınlar diye... Yattıkları zaman da, dirseklerini, kollarını açabileceği kadar bir mesafe çevresinde yine var. Yan yana yatmış iki insanın paralel bir şekilde ayakları buluşuyor, kollara doğru genişliyor yatma alanı... Ve onun ötesinde, havalandırma için, çadırın kendi tarafındakı eteğini hafifçe kaldırırsa güzel güzel nefesini de alıyor. Bu form doğrusu dahiyane bir form!

İşte sağdaki dia da görüldüğü gibi, arkasına yaslanmış gazete okuyan da var, düz yatanı da var. Oturduğu zaman da yine yüksekliği, oturma yüksekliği arkasına herhangi bir şey koyarsa, valizini koyarsa, sırtını dayarsa, doğru ölçülerde oluyor.

Soldaki resimde ise, maalesef hafızam zayıfladı biraz, düşündüm düşündüm bulamadım. Amerika'daki çok ünlü uluslararası bir mimar, Holtzmeister'e bir mektup yazmıştı. Diyor ki, "Sen çok opera binası inşa ettin. Benden iyi biliyorsun bu işi. Ben çadır biçiminde bir opera yapmak istiyorum. Ne olur, şunun kesitini çiziver.” Çadır biçiminde çizimini gönderiyor operanın ki, Holtzmeister içine operanın kesitini çizsin, diye. Bu şaka degil, “gerçek!”

Bu arada bir şey anlatayım. Adamın biri Baylan Pastanesi’ne gidiyor. Soruyor, "Siz de fil biçiminde çikolata var mı?" diye.

"Yok" diyorlar.

"Yapar mısınız?" diye soruyor.

"Eh, ısmarlanırsa yaparız ama pahalı olur." diyorlar.

"Canım parası mühim değil."diyor.

"Biz sadece tavuk biçimi, yumurta biçimi yapıyoruz.O da Paskalya zamanı yapıyoruz. Ama fil biçimi hiç yapmadık." diyor.

"Eh, yapın, ben ısmarlıyorum." diyor.

"Peki, ne kadara mal olur?"diye soruyor.

"İşte, heykeltraş'a şu kadar vereceğiz, dökümüne şu kadar vereceğiz." diyorlar.

"Neyse, ne istiyorsunuz siz kilosuna?"

"İşte, iki kiloluk bir fil istiyorum. "diyor adam.

"On beş gün sonra gel" diyorlar.

Adam on beş gün sonra gidiyor. Fil biçiminde hakikaten bir çikolata dökmüşler.Adama tepsi ile getiriyorlar. "Ah, harika ellerinize sağlık. Tam benim istediğim gibi olmuş."diyor.

"Çok sevindik beğendigğinize." diyorlar.

"Ben de çok sevindim." diyor ve parasını ödüyor.

Sonra çocuga dönüp, "Oğlum getir, kutusunu getir!" diyorlar.

"Ne kutusu?" diye soruyor adam.

"Neyle götüreceksiniz, kutuya konması lazım götürebilmeniz için..." diyorlar.

"Götürmeyecegim ki!" diyor adam.

"Ne demek, anlamadim?"

"Ben çikolatayı yiyeceğim." diyor adam.

"Anlamadım!"

"Anlamadınız degil mi?! Ben bayılırım fil biçimi çikolataya!" diyor.

Adamın meğerse bütün isteği dükkanda oturup fil biçimi bir çikolatayı yemekmiş. Bu "Bayılırım fil biçimi çikolataya!" benim çok hoşuma giden mimarlık şeylerinden biridir. Bir gün sizlerde göreceksiniz hayatta, böyle tavırda olan mimarların da olduğunu...

Bu gördüğünüz resim, kimseden duymuyorsunuz bunları da onun için söylüyorum, Deniz Müzesi'ndedir. Biline! Nereden bileceksiniz tabii, kimin haberi var ki; 5.25 metre boyunda, 70cm eninde yekpare bir resim kağıdına çizilmiş böyle bir Istanbul resmi! Suluboya... Harika bir şey. Harika! Ne işi var Deniz Müzesi'nde, ne işi var onun deposunda? Ben işte tesadüfen onu gördüm ve “Şunu lütfen tutar mısın?” diye askere yalvardım. Ve işte birkaç poz resmini çektim.

Dünya, kainat böyle bir süngerden ibaret... Boşluklardan oluşuyor. Evler, sokaklar hepsi... Sokak; sokak olarak forme edilmiş, kullanışına göre. Evler, içindeki yaşam biçimine göre, diğer yapılar, camiIer, hamamlar, medreseler içinden gelen ihtiyaçlara göre... Deminki reçel kavanozu gibi, diğerleri gibi, biraraya getirilmiş böyle bir sünger.

Binalardan oluşan bir kitle, bir topluluk diye bakmak, bizi felaketlere götürüyor. Aslında boşluklar diye bakmak, “Biz boşluk inşa ediyoruz; yaşamsal mekan, boşluk inşa ediyoruz, ona biçim veriyoruz.” diye bakmamız doğru olur, ve biz bu hususta bütün sorumluluğu da tanrısal bir şekilde taşıyoruz. Çünkü biz ne yaparsak, insanlar onu tekrarlayıp duruyorlar. Mesela, bir mutfak yapıyorsunuz bir hanımefendiye; o mutfağının kapısını açtığı zaman, içeride de buzdolabının kapısını, yardımcısı açtığı zaman ikisi birbirine çarpıyorsa, veya mutfaktan sütü aldığı zaman ocağın yanına kadar koşturarak gitmesi gerekiyorsa, hemen oralarda buzdolabından çıkardığı naneyi, nesneyi koyacak bir boşluk yok ise, yaratılmamış ise, boyuna didinmek ve kazaları önlemekle zamanı geçiyor... Ve ondan sonra kocası geldiği zaman da, "Canım" dese, "Canın çıksın" anlıyor. Bütün bu aile saadetleri de, bütün mutluluklar da mimara bağlıdır. Mimar ile başlar. Onunla bitmez, ama onunla başlar.

Bir çok şey var söylemek istediğim. Mahalleden biraz bahsetmek istiyorum. Mahalle ne idi vaktiyle... Şimdi apartmanlarda oturuyoruz ve hangi katta kimin oturduğunu bilmiyoruz bile; adını dahi bilmiyoruz. Sokakta birisine rastladığınızda size "Nerelisin?" diye soruyor. "Allah, Allah!" Ne demek “Nerelisin?”. Nerenin, Istanbul'un havasını beraberce kokluyoruz, o zaman Istanbul'luyum.

"Ha, nerede oturuyorum diye mi soruyorsun?"

"Yok, nereden geldin? diye soruyorum."

Şimdi, bu nereden geldin konusunda büyük bir kriz içerisindeyiz. Benim annemin babası da, babasının anası da bir yerlerden gelmişler. Ama geldikleri zaman oralı olmuşlar. Oralı olmuşlar, babam gelmiş Eyüplü olmuş, annem gelmiş Eyüplü olmuş. Karşısında bir Bektaşi tekkesi şeyhi Nihat Baba oturuyor, onun hanımı anneme süt vermiş. Onun için bizim ailemizin en büyüğü o. Bayramlarda biz süt annemize gideriz. Eyüp'te artık oturmuyoruz ama Eyüplüyüz."Üsküdarlılar geldiler bugün", denir. Onlar akrabadır. Malatya'dan kardeştir. Ama, hayır, biri Üsküdarlı, bir Eyüplüdür. Buna inanamazsınız belki de bugün artık siz, çünkü yok böyle bir şey...

Ama bu çok önemli bir şey, çok çok önemli... Bakın ben bir gün dolmuşta giderken, yanımdaki iki kişi konuşmaya başladılar. Aynı tarihte yaşamamış olmalarına rağmen ikisi de Balatlıymış. Balat'ı bir anlatmaları vardı; inanılmaz şekilde beni heyecanlandırdı, duygulandırdı. Çünkü orada mahallenin delisi vardır; mahallenin geri zekalısı vardır; mahallenin külhanbeyi vardır. Mahallenin hoca efendisi vardır ya da bilge kişisi vardır, herkesin çekindiği kimse. Burada da o delisini alıp götürmüşler. Bırakmışlar Maslak tarafında bir yere... “Öyle de eşek şakası -affedersiniz- yapardık ki...” diyor, “Bıraktık oraya geldi...” diyor. Bir ay sonra gelebilmiş geri evine adamcağız.

Şimdi bu marifet diye söylemiyorum ama sonunda şuna vardılar; "Ben sana bir şey söyleyeyim mi arkadaş, şimdi yetmiş iki buçuk millet Balat'ta...” Bu millet milliyetle ilgili değil, hatırlatayım; oralı olmamak hadisesi. Ama, Yahudiler Balat'ta iken Balat Balat idi; insan sözünün bir değeri vardı. Şaşırdım kaldım. Buçuk millet derler Yahudilere... Bu yetmiş iki buçuk millet oralı olamamış anlamında, bir yerli olamamış anlamında...

Bu komşuluk ilişkileri o kadar önemli ki; mesela Italya'da, Bolonya 'da restorasyon projeleri yani Bolonya'nın iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar yapılırken komşuluk hadiselerinden yola çıkıyorlar.

"Nerede senin evini yapalım?"

“Bu evi restore edeceğiz ama, sen nerede oturacaksın?”

“Biz nerede oturursak oturalım bize zararı, yeter ki biz üç aileyi bu sokaktan ayırmayın”

“Neden?”

“Çünkü biz karı-koca hepimiz çalışıyoruz, geldiğimiz zaman Sinyora Neyzi bizim çocuklanmıza kapıyı açıp eve alan, göz kulak olan yegane ihtiyar ninedir. Ondan ayrılamayız biz."

Yahut da, bir sokak restore ediliyor, bakıyorlar ki bütün gençler evlenmiş, gitmiş. Bütün yaşlılar kalmış. Kreşi o sokağa yapıyor. Manastır'ın bir odasını kreş haline getiriyor ki, gençler orada kreş yakın olduğu için ev tutsunlar diye. Böylece yaşlılar da torun sahibi olsun ve yalnızlıktan kurtulsun diye...

Bütün bu ince hesaplar planlamalarda bizde yer almıyor maalesef. Projelerde de mimarlar, güzelin peşindeler, biçimin peşindeler. Fil biçimi çikolata yapmak gibi. Tabii detaylarla ilgili anlatılacak çok şeyler var. Benim çok benimsediğim bir söz vardır. Fransız'lar "Le Bonne Dieu est dans les detailles!" - "Tanrı detaydadır / Tanrı teferruattadır."

Hakikaten de öyle değil midir? Düşünürseniz Allah'ı ve onun, Allah derken yani yaşamsal büyük hadisenin temelinde ne yattığını, detaylara bakarak; “Kim kimin artığını yiyerek yaşıyor?” “Kim kimin ölmesini sağlıyor?” Ya da “Kim kimin ölmemesini sağlıyor?” diye bir kurgu var ki, o kurgu inanılmaz ayrıntılar şeklinde bilim tarafından ortaya konuyor. Onun için detay da çok çok önemli bir hadise.

Mahallenin boyutlarını teşkil eden şey acaba ne idi? Yani, insan sesinin ulaşabildiği, örneğin ezan gibi... Bir kere ezan da beni çok rahatsız ediyor. Oturuyor adam mangalın başına, açıyor hoparlörü, ver yansın ediyor, ciyak ciyak bağırıyor; bağırtıyor. Siz hiç biriniz ezan dinlemediniz, korkunç bir güzelliktir o; yani minarenin etrafında dolaşırken, müezzinin sesinin azalıp çoğalması artı bir başka minareden gelen bir sesle birleşerek yumuşak bir şekilde gelmesi kulağa. Bütün bunlar yok artık. Bütün bunlar hoparlörlerle bilmem nelerle çözülüyor.

Pencere demiştim az önce, onu söyleyecektim size ama unuttum lütfen beni bağışlayın. O da çok güzel bir anımdır benim... Safranbolu harika güzellikte bir oluşum... Detayları itibariyle, çözümleri itibariyle, harika bir şehirdir. Orada insanlar ev için, evinin onuru için, güzelliği mükemmelliği için korkunç şeylere girişebilirler. Adam öldürmeye kalkışabilirler. Mimara, "Benden başkasına ev inşa edersen, öldürürüm seni..." demiş, ve o evi yapan mimarın, bütün bir geceyi dolapta nasıl geçirdigini anlattı ev sahibi. Gösterdi bize mimarin kaldığı, saklandığı yeri. "Asmazlar Konağı", bilmem ne konağı... Böyle konaklar, konaklar... Fakat pencerelerden bazıları bozulmaya baslamıştı. Pencere çok hoş bir konudur. Dogrusu çok zor tutuyorum kendimi... Ama bazıları bozulmaya başlamış. İki üç pencereyi tutan ayakları yok edip, vasisdaslı pencereler yapmaya kalkışmışlar. Orada bir fotografçı ile tanıştım ve niye böyle olduğunu, yazık değil mi diye sordum.

"Beyim, genç kızlarımız yetiştiler artık maşallah; onlar istiyorlardı." dedi.

"Ne demek onlar istiyorlardı?" diye sordum.

"Genç kızların bizde bir tekerlemesi vardır;

“Asri Pencere

Düdüklü tencere

Dumasiz baca

Kaynanasiz koca istiyorum.”

Bunları birleştirip yatay pencere açılacak... Asri pencere istiyor, düdüklü tencere istiyor, dumansız baca ve kaynanansiz koca istiyor... Detaylar bu bakımdan çok önemli tabii... Ama, detay deyince mesela biz konstrüktif meseleleri karşısına çıkarıyoruz. Hayır, tersine... Tıpkı o iş odaları gibi öyle detaylar var ki, işi kolaylaştırıyor, çözümlüyor adeta.

Sonra detayda yine, mesela Mimar Sinan'ın Ayasofya Kubbesi’nin itmelerini alması için yaptıgı kontrforlar... Çok heyecan vericidir. Bir arkadaşım, Orhan Bolak arkadaşım; bizim üniversite Teknik Üniversite oldugu zaman bize doktora yaptırmadan evvel, böyle yeterlilik tezi diye bir tez yaptırdılar. Ben  kütüphaneleri almıştım. Kütüphanelerle ilgili 42 tane Osmanlı kitaplığı buldum, onların rölövelerini yaptım. Bolak da Sinan'ın o kontrforlarını ele aldı.

"Ne olur, bunların içindeki o itişmeleri bir arastırsana..." dedim. Ve yaptı. Hakikaten inanılmaz bir şey. Bu kontrforların kimi daha az meğilli bitiyor, kimi daha ileri gidiyor, kimi yukarıda içi boşaltılmış bir ay şeklinde bir şey ile dayanıyor... İçinde de ayrıca asma kattan ve zemin kattan koridorlar var. İçine giren bazı yerlerde ve enine kesen boyuna kesen koridorlar var. Mesela o kütüphane binası, Ayasofya kütüphanesi... Gidin görün, olaganüstü bir yer. Şimdi bozdular çok, ama yine de hala öyle.

O kontroforların birinin içinden gelinir ve bir yerde durulur, oradan girilir ve bir kitaplık binası o iki kontroforun arasına yerleşmiştir. Hava alsın diye de altı açık bırakılmıştır. Hem kitap sağlığını çözen, bir uygulamadır. Hava alabilmektedir kitap... Hem de, dünyada yüz sene sonra fark edilen bir şey bu, kitap sağlığı... Hem de Iznik çinileri ile döşenmiş nefis bir koridor var içerisinde.

Bolak'ın yaptığı çalışmada şunu gördük ki, nerede bir desimetre küp taş gerekmiyorsa orası boş bırakılmış. O boşlukların hepsinde sıfır itişmeler. İnanılmaz bir şey, inanılmaz bir şey... Bu detaylar birbiriyle öpüşen, birbirini tamamlayan detaylar. Biz ise onları birbirinin karşısına çıkartıyoruz. Bugün işte mühendis de böyle bakmıyor ki... "Mimar karar versin, ben de onun içinin demirini hesaplayayım." diye bakıyor.

Size bunlarla ilgili yanımda getirdiğim kıyamet kadar kaynak var. Piere Luici Nervi'nin bir yazısı var. Benim getirdiğim, bir sergisine alem olsun diye yazdığı bir yazı... Onu da getirmiştim ama vaktinizi almayacağım şimdi... Bunları biz, bu rüküşlükleri yapabilmemiz için mazeret diye kullandığımız şeyler, aslında peşinde olmamız gereken hadiseler.

Katiyen etrafından dolaşmamamız, aksine üstüne üstüne gitmemiz gereken hadiseler. Ben öğrencilerime hep şunu söylerim, "Mimar soru soran insandır. Her şeyi bilen insan değildir.” Eğrisini, doğrusunu bütün olarak bilen kişi değildir. Hayır. Soru soran, ama sorduğu sorunun karşılığında hala iki alternatif olabiliyorsa, devam edin soru sormaya, taa ki kaçınılmazlığı bulana kadar. Bu her zaman mümkün olmayabilir, kaçınılmazlık, ama ben öyle diyorum. Onun için, o zaman hiç korkmayın, tasalanmayın. 

Ben çocukken Kabataş Lisesi’ne giderken Süreyya Kaptan geçer, düdük çalardı; “Vort vort!” “Anne, Süreyya Kaptan sesleniyor!" Haydi, annem gelir, koşar; el sallarız kaptana. Babam o vapura binmez ise merak ederdi herkes... Her vapurun herkesin her saat vapurda oturduğu yer boştur; karşısında onun dostu vardır. Merak içindedir. Telefon yok zaten o zaman... Meğerse bu dünyada bile, biz daha geride imişiz şu gün. Çünkü geçenlerde ben, otuz beş senesinde İstanbul' da değildim malesef, Denizli' de idim; okuyordum. Burada, otuz beş senesinde Deniz Kızı Eftalya aynı şekilde Üsküdar'dan bir sal üzerinde konsere başlıyan üç tane Şirket-i Hayriye Vapuru, yüzlerce sandal peşinde Anadolu Kavağı'na kadar gidiyorlar ve dönüyorlar, bu müziği dinleyerek...

Şimdi neredeyiz, nereye gidiyoruz bilemiyorum çocuklar?!!...Yani, top sizde... Top sizde!

Viyana'dan şilep, kalkıyor, Karadeniz'e iniyor; Karadeniz'den devam ediyor. Samsun'dan karaya çıkıyor container'lar; orda o bölgeyi yalnızca dağdan aşıyor ve körfeze iniyor, Hindistan'a gidiyor. İpek Yolu hala kullanılıyor... Türkiye'de deniz yolu utanç sayılıyor. Sözünü etmek geçerli sayılmıyor. Ve dünyanın en büyük otomobil fabrikası Türkiye'de açılıyor diye seviniyoruz; ya Türkiye' de açılıcak ya da Afrika' da açılacak zaten! Başka ülkeler ne sigara fabrikası açıyor, zaten ne de otomobil fabrikası açıyor... Bunlar üçüncü dünya ülkeleri ve bizim gibi kendini bilmezlerden yararlanmak suretiyle çözülüyor. Onun için bu konuları dert edinin ne olursunuz!!..

Yalılar; şu yalıyı geçen on sene evvel yıkmak istiyordu adam. Ben yapmayın etmeyin dedim. Bilirkişi olarak çağırdılar. Bunun broşürü var yanımda, kitapçık olarak. O kitabı adliye mensupları hepsi “Ne olur bize de bir tane, bize de bir tane diye istediler.” Ben fotokopi yaptırarak çoğalttım ve onlara hepsine birer tane verdim.

Adam diyor ki, kavram olarak tarihi bina için Milli Eğitim Bakanlığından gelen uzman, benim gibi o da bilir kişi; diyorki, "Bu yalı değil bir defa; yalı yalamaktan gelir." diyor. "Denizin yalamadığı şey yalı değildir." diyor. Ondan sonra, "Türk değil bu" diyor. "Bunun mimarı İtalyan" diyor.

Bir şey söyliyeyim mi size, ben bu mektepte okudum, bir hocam aynı şeyi söylüyordu; " Bana yetki verseler bütün Bankalar Caddesini yıkarım, çünkü hiçbirisi Türk değildir." diyordu... Şimdi bu ne biçim bir kafa yarabbi, bu ne biçim idrak, bu ne biçim bir bakış dünyaya. Bunlar işte benim yaşadığım dramlar...

Bu boşluklar, bu yalılar içerisinde, yollar; bu çınar altındaki bizim köşk, yalı önünden bir yol geçiyordu; bakın yolu yükselttiler beton dökerek üstüne. Bu yolun dışarıdan da hem de enini de arttırdılar. Rumeli Hisarı'nın önünden bu yolu yaptılar. Eskiden Şevket Dağ Rumeli Hisarı’nda otururdu; benim dede gibi sevdiğim bir insan ve bütün resim malzemelerini bana vasiyet etti, beni çok severdi. Rahmetli. Ve o da babamın resim hocası imiş; oradan tanıyor. Ona el öpmeye giderdim bayramlarda. Bebeğe kadar 22 numara işliyordu o zaman yine. 22 numara Bebek tramvayı.. Bebek 'te inersiniz, Bebek 'ten sonra Rumeli Hisar'ına Yılanlı Yalı'ya kadar gelirsiniz, Yılanh Yalı' dan sonra kıyıda bir tuğla yalı daha vardır. İkisinin arasına elinizi böyle koyabilirsiniz; sokak o darlığa gelir... Binanaleyh oradan öteye hiçbir vasıta gitmez. Ya sandala binip gideceksiniz, ya vapurla gideceksiniz. Ve o zaman işte bu şeyler, vapur şeyleri öyle başladı. Bir gün ben geldim bir de baktım ki Rumelihisarı'nda şu soldaki manzara var. Yani kırk santim, yani su bakın 40 cm yüksekti, rıhtımın yüksekliği, denizden mesafesi 40 cm idi denizden. İki tane de aslan, size göstereceğim şimdi o aslanların nerede olduklarını; onlar iki tane de küçük aslan fino köpeği gibi, onlar kıyıya konmuştu, oradan denize şakır şakır kanlı kavak suyu akardı ağızlarından. Musluksuz. Ve siz sandalla yanaşır, o kanlı kavak suyunu aslanların ağzından sandaldan içerdiniz. Şimdi, benim kızkardeşimin kocası askerdi, bu onun emireri. Elinde şu sopayı tut dedim ve orada dur dedim. Orası yolun yükseleceği yer... Kot... Ve bu yol böyle yükselmekten öteye bir de ileriye gidecek; bir de enlileştirilecek, yola kazıklar çakılıyor ve beton kitleler dökülüyor ve ben bu resmi çekiyorum, bir şey de veriyorum... Bu yan taraftaki Çınaraltı da biliyorsunuz, ve Çınaraltı nasıl bir yerdi biliyormusunuz Boğazda? Ben Vefa Lisesi’nde okurken orta mektep öğrencisi olarak oradan buraya gelir burada ders çalışırdım; düşünün tramvaylarla bilmem nelerle geliyordum, yanımda Faruk Nafiz Çamlıbel, Nihat Sami Banarlı gibi büyük üstadlar, büyük sanatçılar orada otururlar…

Bir gün kahveci de, bir ibadet gibi yapıyordu işini. Hasan Ali Yücel Maarif Vekili iken gelmiş de bir çay içmiş.

“Bir tane daha istiyor Bakan Bey...” demişler.

“Yok veremem.” demiş kaveci... "On dakika bekliyecek.”

“Yok ama, vakti yok, uçağı kalkıyor."

“O zaman başka sefer içer.” demiş ve vermemiş çayını.

Yani acele bir çay ona uydurup bir çay vermemiş. Böyle bir dünya idi. Bu sonunda ben bu raporları verdim yükseltmeyin bu yolu diye... Gitti, Üniversite’ye göndermişler Belediye’den. Ama bunların kalıpları yapıldı, betonları döküldü, öbür taraftaki kalıpları yapılmıştı devamındaki kalıpları yapılmış, demirleri döşenmişti. Neyse uzatmayayım, beni bir gün çağırdılar Karaköy'de bir işhanında bir adrese "acele gel" diye bir yazı aldım. Ve gittim baktım Karaköyde bir işhanı. Sekiz numarada bir oda, bir adam oturuyor. Bir adam oturuyor.

"Ben" dedim "Nezih Eldem"...

"Ha, senmisin Nezih Eldem?"

"Evet, benim." dedim.

"Gel, otur." dedi.

"Ben..." dedim, "Bir şeymi var? Kimsiniz siz?"

"Benim kim olduğumu sorma." dedi.

''Ne demek sormayayım?" dedim, "Yani konuşucaksınız, siz beni çağırmışsınız..."

"Sen..." dedi, "bir rapor vermişsin, Çınaraltı’ndaki yolun yükselmemesi için..."

"Evet, verdim biliyorum, sizde var mı; yoksa ben size vereyim." dedim.

"Yok canım, biliyoruz" dedi, "Onu unut!" dedi. "Bir daha öyle bir şeyden, vazgeç ondan..." dedi.

"Ne demek canım, siz kimsiniz?"

"Benin kim olduğumu sorma bana yahu, ikde birde!" dedi.

"Peki, nasıl konuşayım sizinle?" Hasılı, uzatmıyayım, bu adam beni haşladı. "Evli misin?”

"Evliyim, yeni evlendim."

"Hayatın mahvolucak, birbirine girecek dünya... Senin için yıkılacak, sonun olucak." dedi. "Katiyen, bu işten vazgeç."

"Ne yaptım ben vatana?" dedim.

"Oğlum söyleyemem sana... Sırdır bu, sır! Devlet sırrı!"

"Yahu, ne demek bu devlet sırrı... Bu rıhtım, benim işim bu..."

"Hayır, ne demek senin işin? Canım çok uğraştırdın beni, söylüyorum bu askeri bi mesele..." dedi.

"Yaaa, öylemi?" dedim.

"Evet öyle, burada çıkarma yapmak için böyle olacak. Bütün Türkiye böyle olacak!" dedi.

"Yaaa! Afedersin, çok üzüldüm o zaman." dedim.

"Ben biliyorum zaten sen vicdan sahibi bir adamsın. Üzüleceğine eminim ama..." dedi, "Bunu vaktiyle davran da..." dedi, "sıkıntı olmasın hiç birimize..."

"Hayır, ben onun için değil de, Türk Ordusu’nun durumuna üzüldüm." dedim. "Alaymı ediyorsunuz siz..." dedim, "Alay mı ediyorsunuz? Türk ordusu böyle bir duruma düşemez." dedim.

"Sen uzattın artık." dedi.

"Meğerse, beyler, hanımlar, hanımefendiler bu zat MİT mensubu imiş ve ben MİT'e çağırılmışım. “EM AY Tİ!"

Evet, Nezih Eldem Çınaraltı’nın yükseltilmesine karşı çıkıyor, “vatan haini!”... Tıpkı Taşkışla'yı otel yapmayın dedim diye, vatan haini ilan edildiğim gibi! O da ayrı... “Ben yapmadım ve raporumu geriye almam.” dedim. Sonradan İnşaat Bölümü'ne göndermişler, bilmem ne yaptılarsa yapmışlar, ve nereden aldılarsa aldılar, betonu döktüler.

"Ha, yalnız bu arada oradaki müteahhit bana dedi ki, "Ben..." dedi "Senin hatırın için, ben de Emirganlıyım, dedi "anlıyorum senin şeyini..." "Ben on beş gün bekleticem, on beş gün ceza vericem, dökmiyeceğim betonu"dedi. "Allah razı olsun, çok iyi, teşekkür ederim." dedim. Ve adama sonunda gittim dedimki "Benim başıma böyle böyle bir şey geldi, ben söyledim söyliyeceğimi, ne olur sen gene ısrar et." "Bakalım artık neyi kurtarabiliriz" dedi. Sonunda döktüler betonu. Çınaraltı bugünkü rezil haline geldi. Ve bundan sonra adam dediki, “Ben Emirgan'da arsa almıştım ev yaptıracaktım." dedi. "Ben, sana çok şey borçluyum. Ben hayatımda senin kadar anlayışla beni destekleyen insan çıkmadı şu hadisede. Sen sevgi dolu bir insansın Çınaraltı’nı da seviyorsun; ben de seni seviyorum. Ne olur müsaade et de evini ben yapayım." dedim. Ağlamak geliyor içimden bakın. Ve evini oturdum yaptım. Yılmaz Zenger, burada galiba... O evi çizenlerden birisidir.

Sonra Nigan Beyazıt. O evi çizenlerden birisidir. Ve oturduk o evi birlikte çizdik. Bir bölü beş çizdik evi beş bütün planları falan, sadece keyif için değil.Ondan sonra o adam o evi inşa etti. Şimdi enteresan bir şey daha söyliyeceğim; bağışlasın beni bunu söylediğim için Turgut Cansever. Turgut'un oğlu o eve damat girdi, şimdi o evde yaşıyor.. O benim o adama o duygularla Emirgan'da arkada böyle bir arsada ahşap betonarme karışımı bir binadır; o binada, o mütahitin kızı ile evlenmiş. Böyle işte bu dünya!

Dışarıda görüceksiniz, orada görebileceğiniz bazı şeyler var  ve onların da hikayesi var aslında. Dışarıda bir kadırga var, "Halkçı Mehmet' in Kadırgası". San Marco önündeki Palais du Calais'de bir tane daha örneği olmayan bir deniz müzesi var; Türkiye' de bir tane örneği olmayan fenerler, ahşap 3.5 metre boyunda nefis gemi fenerleri, Osmanlı gemi fenerleri orada, ve bir bayrak var 20 metre boyunda tavana konmuş; Hz. Ali'nin 'Zülfikar' denilen o kılıcı var üzerinde. Bir gemi bayrağı 20 metreye yakın boyda. Tavana konmuş. Eşim oraya gittiği zaman hüngür hüngür ağladı Osmanlı, Türk şeylerini orada görünce...

Şimdi bütün bunların içerisinde bir kadırgalar içerisinde, burada Cihat Burak vardır çok kıymetli bir ressamdır. O bana öğretti yapmasını... Onun ustalığında bir gravür yaptım ben öğrencileri de götürerek Deniz Müzesi’ne. Deniz Müzesi’nde Avcı Mehmet'in kadırgası var. Onun 40 çift küreğinden bir tanesi kalmamış. Çünkü onu yonga olarak halk basura iyi geliyor diye, -halk- kaynatıp içmek üzere satın almış. Halka satmışlar. Basur ilacı imiş o kürekler; bir tane kalmamış... Sonra, omurgadan yontmaya başladıklarını görünce o zaman farkına varmışlar ve koruma altına almışlar. Tabii müzede iken değil bu daha evvel Haliç'te bir depoda iken. Yani sudan anladığımız, denizden anladığımız bunlar...

İşte şimdi o arslanlar karakolun kapısında duruyor bakın! Eskiden ağızlarından denize 40cm yükseklikten sandallara Kanlı Kavak Suyu ikram eden aslanlar. Bu da benim o sırada yaptığım bir Çınaraltı resmi. Gine o Çınaraltı’ndaki, önündeki yol böyleydi; yükselttiler. Buradan kayıkhanesine giriliyordu Yılanlı Yalı’nın. Bu da denizin hem yükselmesi hem ileri gitmesi suretiyle şu kırmızıdan itibaren görünen mavilik kala kala yukarıdaki şu dar şeyden ibaret kaldı ve bugünkü halide işte buyrun, buyrun Çınaraltı!! Oturuyorsunuz ve bunları seyrediyorsunuz. İçler acısı, içler acısı halimiz. İçler acısı.

Ve ileride de yollar böyle genişlemiş, eski o yalı arsasına bunlar getirilmiş konmuş. Bir de burada Arnavutköy'deki yalılar var. Arnavutköy'deki dizi dizi yalılar avar. Arkasında daracık bir sokak vardır. Eskiden biliyormusunuz oraya kadar bir dolmuş başladı bir ara... Taksim'den gine o helaların olduğu yerden kalkardı halk dolmuşu. Halk minibüsüydü, küçük otobüsler. O gelirdi bunun arkasındaki yoldan yukarı tırmanırdı, yukardan sokak aralarından Maslak tarafında o yolun eski hali vardır, hala orada şimdi anlatamam, uzun uzun anlatmam zor olur, Çınaraltı'na doğru gider. Burası sandal çekerler, balıkçılar ağ örerler, böyle bir dünya burası öyle idi.. Şimdi önünden kazıklı bir yol geçirdiler, iki tane iz. Şu karşıdaki iskele. Şimdi size eski iskeleyi göstereceğim. Arnavutköy İskelesi ki kaldı ki iskeleler artık iskelelik yapmıyor. Rumelihisarı'ndaki, benim oturduğum, hayatımın geçtiği Rumelihisarı'ndaki, lokanta oldu. Evet doğru, o lokantanın önüne de tekrar bir lokanta daha yapıyorlarmış.

İşte o yalılar buyurun bakın, o yalıların güzelliğine bakın arkadaki, önünden geçen yola bakın. Nasıl bu hainliği yapabiliyorlar bilmiyorum?!! Bu da eski iskele Artnouveau; böyle bir milli mimari, Kemalettin Bey dönemine bağlı. Eski yol bu, arkadaki yol şu arkadaki kemerli, sivri kemerli yapı da Arnavutköy İskelesi. Bütün derinliğince o adanın iskeleydi altı da iskele binası ve, bu da Rumelihisarı 'ndaki iskele; lokanta.

Ha bakın bunu hatırlarsınız, çırağan Sarayındaki geçit. Bu yegane kalan geçittir, yani yalı ile köşk arasında. Yıldız Parkı ile Yıldız Sarayı ile çırağan Sarayı arasındaki yalı veiaradaki ikametgah arasında kalan yegane parçadır. Bunu da nasıl halledecekler bilmiyorum. Oradan gelin Beşiktaş’tan bu tarafı zaten hep Sultan Saraylarıdır ve onları yalıları vardır. Hele hele Kuruçeşme'de bir içler acısı bir durum var. Gelirken de oradan geçirdiler beni. Bütün bu yalılar yıkıldı, yok edildi. Bu geçitlerde yalıların üzerinden köşklere geçen geçitler idi; üst geçitler. Yani yalıdan kalkıyor hanımlar beyler, köşke gidiyorlar. Tepeye tırmanıyorlar. Bunlar İstinye'den itibaren ağaçları kestiler. İstinye Koyundan itibaren sol taraftaki ağaçları kestiler, yolu genişletmek için. Otomobil atölyesi için. Otomobil geçmiyormuş bu darlıktan. Gidiş ve dönüş olarak onu kestiler. Kesince bütün o yol üzerindeki geçitIer, üst geçitler hepsi yıkıldı; hepsi.

Yeniköy'deki meşhur yalı, onun, hepsinin vardı hepsinin... Sayısız, yirmi tane, otuz tane, kırk tane. Bilmiyorum yani bir tane kalmadı, hepsini yıktılar.

Deniz kenarında yol yoktur. Deniz kenarındaki yol yalı yalamaktan gelir gibi şeyler söylenir. Onun gibi önünde Arnavut asıllı çekçekçiler vardı. Bir metre bir yer mecbur tutarlar akıntı burunlarında. Akıntının çok olduğu, yukarı doğru çıkamıyacağı yerlerde ve bütün kamyon yok. Ben hatırlamıyorum kamyon gördüğümü, zaten Avrupa'da da göremezsiniz şehilerde kamyon. Kamyon yok kancabaşlar var. Buraya hemen caminin yanında bir sokak vardı, o sokağa gelir, halden yükler kancabaşa malını ve getirir küreklerle burada bırakır; manav da küfeli bir adamını gönderir burdan küfelerle alır, hangi manavınsa, kimse elini sürmez. İskele’deki Beşiktaş’taki İskele, Deniz Müzesi’nin arkasındaki iskele falan bütün bu onun ötesinde katiyen deniz kenarından yol geçmezdi. Şimdi Arnavutköy’ü gördük.

Askeri Müze de daha evvel karmakarışık dolaplar içerisinde olan şeyleri okunaklı bir hale sokan bir iş yapmaya çalıştım; eski Şark Eserleri Müzesi’nde... Onun acayip bir merdiveni vardı, onu değiştirdim. Onun alt kattan girilecek doğru dürüst vesİiyeri şusu busu olan doğru dürüst bir giriş alanına dönüştürdüm. Çünkü önceden teşhir alanının içine bütün hoyratlığı ile doğrudan insanlflr giriyordu. Şimdi bunu düzelttiler eksik olmasınıar; yıktılar benim y-aptıklarımı, hiç bir şey söylemeden ve eski haline soktu bir yabani...

Bunlar da yine benim yaptığım eski,hali ile onun içindeki Eski Şark Eserleri, eski hali ile...

"Uzakta durunuz, şuradan geçmeyiniz, şunu yapmayınız" demernek için mimar kusurudur o; yani işi olmayan giremez demernek için... Eh, işi olmayan girmesin, sen de ona göre yap. Beni ne getiriyorsun buraya o zaman?!" diye bu teşhirin bütün düzeni, nereden bakılacağına karar vermekten tutun insanların yfuünen alanlard.a resim çekecekleri yerlere kadar benim tarif ettiğim şekliyle yapabilmiş oldum. İşte buradaki gibi böyle etrafından dolaşılıyordu. Ve çukurdu, tuhafbir boşluk mesafesi vardı zaten. Ondan da yararlandım. Ayrıca da bu bölgede, duvarlardaki mevcut' pencereler eski pencerelerdir, ilave olarak çatıdan, yukarıdan ışık aldık.

Bu da benim bir arkadaşıma yaptığım bir bina; sonradan benim burada bir imtahana girip de resmini düzelttiğim için giriş imtahanın da giremeyen Cezmi Kınoğlu'nun evi... Şu iki binanın yarığından içeriye doğru genişleyen bir bölge var; her kata dışarıdan girilebiliyor villa gibi; her katın kendi giriş kapısı var dışarıdan. Bu Bebek'te koru içerisinde bir binadır.

Eyüp'te, buna vakit yok şimdi anlatmaya ama dışarıdan..., işte buradan geçiliyor, bunu Adnan Menderes açmış. Adnan Menderes açınca bu yolu bulan adam Beyoğlu'na doğal gaz geçiriyorum diye kazmış. Buralardan geliyor şimdi doğal gaz, buralardan deniz kenarından geçiyor; buralardan ayrı bir köprü ile, "doğal gazın köprüsü ayrı olur" demiş ve işte böyle bir doğal gaz köprüsü var, onun üzerinden sadece doğal gaz geçiyor. İşte böyle rüküşlükler...

Bu da feshane. O da bir içler acısı. Şimdi benim düzenlemeye çalıştığım bölge şu bölge idi. Biraz bir şeyler yapmaya çalışıyorum şuralarda. Arasta Kasrı diyorum ben buna. Aslında Eyüp'ün hiç bir şeysi yok. Eyüp Külliyesi’nin bir vakfiyesi bir şeysi yok, bir hamadan başka. Hamamı da lokanta yapmaya kalkıştılar, neyse onu kurtardık. Ama buna ben' Arasta' dedim; şuraya dükkanlar koyduk. Alınmış mülkiyet haklarına uygun olarak o deminki 'Evren ve Peşindeki İnsan' çizimini şuraya yapacağım kısrnet olursa.. Bu Arasta Kasrı, bunun altından giriliyor Eyüp'e. Burası da büyük bir lokanta falan...

Burada Sokollu Medresesi ve burada iki tane hela var. Bana dediler ki "Eyüp Sultan" derlerdi, "şimdi buraya Eyüp" diyorlar. Artık anlayın siz insanların ne kadar değer verdiğini. Dedim ki "Ne biçim laf söylüyorsunuz siz, Sultan ile neyi kastediyorsunuz? Mükemmelliği, debdebeyi, terbiyeyi vs. gibi kavramları kast ediyorsanız, o zaman siz önce oradaki helalara bakın bir kere. Helalarına bakın Eyüp'ün. Bunu Sultanlıkla nasıl birleştirebiliyorsunuz?" Evella helanın düzgün olması lazım…

Aziz Nesin'in bir hikayesini anlattım onlara, tabii çok onlara göre işler değil bunlar. Sonunda şu iki binayı yaptım. Altında helaları var. Hanımların bebeğinin altını değişterecekleri masası ve odası bile var. Yani her şeyiyle Türkiye’nin en iyi iki helasına sahip olan bir yer. Üzerine de bir lokanta yaptım. Onunla başladık işe.

Şurası ise Süleymeniye. Burası oyuncakcılar çarşısı idi eskiden. Hatırlıyorum buradan annemle gelip böyle geçerdik.. Burayı boşaltmışlar. Şimdi buralarıda boşaltmak istiyorlardı. Ben onları engellemeye çalıştım. Şu hamam şurada inşa ediliyor.Şurada imaret: Kesimhane'yi yerin altına aldım, orada çözülüyor. Burada bir tepe vardı, onun altını oyarak orada otopark yaptım. Orada kendi içinde buraya girmeden çıkıp gidiyor hayvanlar, alt katta barınıyorlar, ortalıkta görünmüyorlar. O pislikler, atıklar vs oradan çıkartılıyor. Şimdi o pislikleri kaldırınca, burayı da bir saçakla, altı boş meydan olarak sadece saçakla kurtarırsam... Yapmaya çalıştığım işler bunlar.

Bu da Anıt Kabir. Anıt Kabir' de bu tavan mozaikler, burada rahmetli eşimin de işçiliğini yaptığı, kızlarala oturup Milano’da çalıştığı bir kısım da var. Bu bronz parmaklıklar var. Bu bronz parmaklıklar Bonatz zamanından. “Döküm olmaz.” diye tutturdular. “Dövme olacak.” dendi. Dövme bronz olmayacağını anlatana kadar kıyamet koptu. Bu benim vaktiyle 'Ay'lar yerine Anıt Kabir için teklif ettiğim bir şeydi; yapılmadı. Bu da İsmet Paşa'nın mezarı. Burada da ben farklı bir şey önermiştim ama istemediler; İsmet Paşa'nın oğlu istemedi. Şimdi bunlar bundan rahatsız olucaklar ve kaldıracaklar oradan da başka bir yere götürecekler diye korktu. Böyle bir mezardan ibaret oldu oradaki yaptığımız işler. Bunlar mozaikleri Anıt Kabir'in.

Bu Mustafa Kemal Anfısi; G Anfısi olarak kullanıldı senelerce adı. Onun inşaatı, detayları. Bu da gene benim kavga ile aldığım bir iş. Bu da betonarme. Bir gün dersten çıktım baktım burada betonarme bir inşaat var. "Ne yapıyorlar?" dedim. “İşte amfi yapıyorlar." Amfinin böyle kat kat demirini döşemişler, dökmek üzereler. Betondan plaklarla yansıtacaklar orada. Epeğce uğraştık bununla da. Neyse şimdi vaktinizi almıyayım. Burada akustik çok ilginç oldu ve Sidney'den gelen Philips grubu bunu ölçtü, ve çok iyi buldu. Çok başarılı buldu.

Benim 109 var. O 109'da hiç bir şey yapmadım gibi bir şey. Sadece kesitler çizdim. Yansıyan seslerle direkt gelen sesler arasında 10 metreyi aşmayan bir fark olsun diye uğraştım ben... O kadar basit. Onun arttığı yerlerde tavana bir delikli alçı panolar satın aldım. Arkasında çeloteks var!...U ları vidaladım oraya. Hiç bir şey yok tavanda. Halbuki lambriler, bilmem neler falan yapmaya kalkışmışlardı. Hiç bir şey yok ortada. Aynı Heyet dedilerki, "Bu dünyada az bulunan derecede sözcüklerin anlaşıldığı, havada kaldığı salonlardan birisi." Benim için de ı.u.ühim olan oydu çünkü burası bir dershane idi. Burada da şunu söyliyeyim, sonunda bütün o anlatamadığım akustik sadeliklerden yola çıktığım için başarılı olduğunu düşündüğüm bir durum var. Devlet Senfoni Orkestrası ve İdil Biret' lerinden tutun da herkes, herkes boynuma sarılıp sarılıp beni öptüler. Burada pek çok konser verdiler. Eşimle bana daima her konserlerinde iki kişilik yer boş olarak bizi beklerdi. Böyle bir güzellik vardı; çünkü böyle bir güzellik vardı. Şunu söylediler: "Biz ilk defa kendi sesimizi duyuyoruz." Orkestrayı çalan insanlar, "kendi sesimizi, ilk defa doğru ve temiz bir şekilde duyuyoruz." dediler,  yansımaların şeysi yüzünden...

Bu da yine işte, Menderes yolu birbuçuk metre genişletmek için öndeki şeyi yıktı. Bu yüzden şu öndeki eki yapmak zorunda kaldık. Bu da yine Sedat Bey'le benim ve bir kaç arkadaşın yarışması idi. Burada Mehter Takımı Salonu var. Bunlann üzerinde fazla durmayayım. Geçelim.

Bu da ilave ettiğim şey. Sonra tabii bu cepheye çok kızdılar, çok rahatsız oldular askerler, sonunda askerler, beni askerler Ankara'ya çağırdılar. Orduevi'nin kral dairesinda misasir ettiler. Bütün Genel Kurmay Başkanı, Evren Paşa da dahildi; o zaman bir şeyin ­kumandanı imiş.. Beni dinlediler. Sonunda birisi geldi kulağıma eğildi, "Sakın Hocam kılına dokunmayın." dedi. Bahriyeli. İlk defa bu kadar ödüllendirilmiştim ben. Çünkü onlar çok rahatsızdı, askerler, bu mimariden; değiştirmek istiyorlardı.

Mehter Salonu, yukandan ışıklı, yuvarlak bir formda. Mamafıh şimdi çok kötü. Burada 18 metre genişlikte bir yank var.Bütün 90-100 metre mesafeden mehter isterse deveyle, isterse fılle geliyor. Onu görüyorsunuz, çalarak geliyor.

Yukarıda şurada ramplara var. Bu rampaları bile yaparken kitapları yığdık ve odanın kapılarını söktük çalışılsın diye. Onları rampalar halinde koyduk ve plak çalarak, mehter marşını çalarak, adım meğillerini ve yüksekliklerini, kesitlerini öyle hesabettik. Bu arada ben size bir şey  söyleyeyim, 1/1 önşa etmemin de çok tatlı deneyimlerini yaşadım. Bunlardan birisi sayılır, bu rmpayı mehter adımına, mehter müziğine göre boyutlandırmak.

Ama asıl başka bir şey daha var. Gazete artığı kağıtlar var. Tavsiyye ederim. Perşembe Pazarı’nda falan gazete kağıdı satan toptancılar, hırdavatçılar var. Oradan ben gazete artıklarını...,  Gazete kağıdını belirli bir boyuttan sonra makine çalışamıyor, alamıyormuş. Yani bir 30-40 m artıyor kağıt, gazete kağıdı. Onu ben rulo halinde tavana asıyordum, indiriyordum üzerine çiziyordum. 1/1 duvardaki, mesela bir kapı çiziyordum üzerindeki tokmağının yeri..., mesela masayı yanaştırıyordum, mesela pencerenin vasisdası falan nerede olsun, onu orada 1/1 çalışarak yapıyordum. Onu Suphi Paşa Konağı’ndaki Akademik Merkez’e de yaptım. O da çok zevkli idi.

Bu ise, burada Cazi Sürer vardı, Yıldız Üniversitesi’nde hoca... O bir gün telefon etti ve dediki “Çabuk kaldırsınlar! Kaftanlar yanıyor, bitiyor.” Topkapı Sarayı’ndaki aydınlatma yüzünden. Yani ışık, ve mimari mekandaki yumuşak öge, böyle dramatik netice de yaratabiliyor. Ve onu, 50 sene sonra bembeyaz olacaklarını söylüyor tecrübeler; ölçümler yapmışlar öğrencileriyle beraber.

Burada da, ben şeyde, Paris’te Eifell Kulesi’nin dibinde Müze de Rome var, oraya gittim baktım. Karanlık yani içerisi, bayağı karanlık. Gidiyorsunuz, düğmeye basıyorsunuz yanıyor. Şimdi buradaki masalar şey, benim, hepsi düğmelidir. Buradan düğmeye basarsın yanar. Tekrar söner ise bir daha basarsınız, eğer istiyorsanız devam etmesini... Söndükten sonra, o ısıyı, projeksiyonun verdiği ısıyı..., hava koşullarının, çünkü klimatize edilmiş yerden, sancak sergiliyorsunuz.... Onun şeyini gidermek için, ısıyı ve dış hava şartlarını ayarlamak için, makineler çalışmaya başlıyor; vantilatörler, aspiratörler v.s. Yni bu bir makine haline geliyor. 8’lik putrellerle bilmem nelerle başlamış olan bir inşaat sonunda... Altını dahi aynadan gördüğünüz, burada karşısındaki aynadan altını da görüyorsunuz sancağın veya şeyin, Ayet yazılı kumaşların, okuyorsunuz... Tersten gördüğümüz için de düzeliyor, iki defa yansıdığı için  de düzgün okunuyor. Bütün bunlar, bu detaylar, yani “Tanrı teferruattadır.” sözünün  ayrıntısı olarak beni çok uğraştırdı. İşte bugün Askeri Müze’deki Sancak Galerisi’nin şeysi...

Bu da o Mehter Salonu’ndaki o uzaktan itibaren buraya gelen mehter, yanda rampadan çıkanlar... Ve bir keresinde gittim, şuraya bir iskemble koymuşlar, kapı da kapalı;

“Ne o öyle?” dedim. “Bu niye burada, bu iskemble burada var?” dedim.

“bir konser vardı.” dediler.

“Ne konseri?”

“Gitar konseri...”

Hopalaa! Başka salonları var, başka salonlar var gitar konseri verilebilecek. Yani adam boğa güreşi dese, yahutta bilmem buz pateni dese inanacağım ama, horoz döğüşü dese ama, gitar konseri zavallı... Ne anlatacaktım ben?

Ben sizi daha fazla işgal etmeyeyim. Ha burada salonun işte dışarıdan görünüşü. Şurada da bir şeyler yapmıştım, onun yazılarının tamalanıp tamamlanmadığını bilmiyorum. Beni pek çağırmıyorlar artık, ben de gözden çıkardım birçok şeyi. Burası müzenin bittiği yer... Yani şu kapıdan girip, buradan çıkıyoruz, müzeden. Sonunda, bütün işte bu vurmak, kırmak, öldürmek falanla ilgili müze, sonunda Ataürk’ün “Yurt’ta sulh, Cihan’da sulh.”sözcüğünü 24 dilde duvara yazarak yaptım. Onun yazıları tamamlanmamıştı henüz, ama bilmiyorum.

Bu şeyde Yahya Efendi Dergahı... Beşiktaş mesiresi harika bir yermiş, böyle nefis.... Kanuni Sultan Sülayman’ın sütkardeşiymiş Yahya Efendi. Yıldız Parkı’nın kapısının yanından çıkılır, orada bir yerdedir. Yukarıda Sinan’ın sonradan yaptığı, Türk Tekkesi Türbesi vardır. Falan filan... Yani bütün Osmanlı Saltanatı boyunca, insanlar orada patlamalar geçirmişlerdir. Böyle sen kalk bunun üstüne duvar yap.

Onun üzerine bu duvarları yapmışlar, iki buçuk milyon o zaman biliyorum ben. Ve bu duvarlar inşa edilirken, ben durdurmayı başardım, gene kavgamla MİT gibi, Çınaraltı gibi... Ama bu sefer başardım durdurmayı, fakat ne yapacağız. Sonra ne olur burada. Yerine tekrar toprak doldurmanın manası yok. Öyle bir şey olsun ki, bir şey olmasın. İyi ki bu bela burada vardır, iyi ki bu taş buradadır diyecek bir şey....

Onun en güzel örneğinin akvaryum olduğunu gördüm. Solda otopark var, yine toprağın altında... Ondan sonra burada da işte Enstitü var, toplantı salonları var, dershaneleri var, şusu var busu var... Ayrıca da bütün o şeylerden su iniyor ve siz o akvaryumun, o boşluklar üzerinden yürüyorsunuz, iki tarafınızda deniz görerek.... 30 m derinlik, 25 m derinlik farkında, bütün bitkisel ve hayvansal dokuyu görüyorsunuz yürüyerek. Böyle bir şey... Solda da işte oditoryum var, orada toplantılar oluyor falan... İşte burada aşağıda timsah var, bilmem nerede ne var... Oradan bakıyorsunuz, görüyorsunuz. Yukarıda yine bir havuz, yunuslar şeyler..., Ondan sonra işte burada akvaryum girişleri, çıkışları, burada otopark, üzeri kapalı... Burada bir kahve... Yükseklik yine eski duvar, öndeki duvar, mevcut duvar  yüksekliği.

Fakat birden bire, bir politikacı, bir başbakan, burayı Galatasaray Üniversitesi’ne vermiş. Şimdi onlar, gelirken de baktım, felaket bir şey yapmışlar. Alçak binalar, prefabrike şeylerle... Halbuki bu binayı Belediye, “Ben bunu prestij binası yapacağım.” diye duvarına astıydı.

Ve bununla bitirelim. Bu da Bruno Taut’un kitabında vardır. “Bu mimari. Bu da mimari!” Öyle bir şey yok diyor. Yani mimarlık böyle bir şey değildir diye söyler.

Ondan sonra, öbürleri olmasa da olur galiba... Bir kaç tane şey var ama, onları dışarıda da görürsünüz zaten bir kısmını. Onlar benim yaptığım şeyler.

Bu resmi yaparken, o kahverengi boyayı falan... Adam geliyor yanımdan geçiyor, “Allah Allah” diyor “Bir de derlerki dolma kalem hiç işe yaramazmış, hale bak...” diyor falan. Sokaktaki adam... Yani İtalyanlar çok yaman insanlar.

Bunlar da eşimin küpeleri, broş, ben broş seramikten yaptığım...

Neyse....

Ben vaktinizi aldığım için özür dilerim; sabrınıza hayranım. Sabrınız için teşekkür ederim.